06 Ağustos 2009 Perşembe
100.
03 Temmuz 2009 Cuma
Son Söz: Sessizlik
25 Haziran 2009 Perşembe
Dede Torun
Aradan yıllar geçti ve üniversiteye başladım. Üniversitede bir Türk Sanat Müziği kulübüne üye oldum ve çalışmalarına katıldım. Kulübümüzün başkanı kısa boylu, tombiş, şeker bir kızdı. İsmi de Pelin. Muhabbetim yoktu ama sevmiştim onu. Tatlı bir gülüşü ve garip bir sahiplenme duygusu vardı Pelinde. Derken soyadını öğrendim, İzgü. Cebren ve hile ile Yazar Muzaffer İzgü’nün torunu olduğunu öğrendim. Daha sonraları ilk konserimize Muzaffer İzgü de geldi ve Nursal Hocamıza çiçek verdi. Aman allahım, bizim yıllarca kitaplarını okuduğumuz, çocuk halimizde kahramanımız olan Muzaffer İzgü karşımızda…
Neyse efendim, kulüpteki iletişim faliyetlerini arttırdığımda Pelinle daha da ilerledi dostluğumuz. O, garip bir insandı benim gözümde. Hani meleklerden söz edince gözlerimiz ışır ya onun gibi bir etki bırakırdı insanda. Hep hayal ettiğimiz, binbir çiçekle bezenmiş o düş bahçelerinde kurduğumuz dost sofralarında olması gereken kişilerdendi. Kocaman bir sevgi yumağıydı. Gerek ailesine, gerek sevgilisine, gerekse dostlarına garip bir sevgiyle doluydu Pelin. Her zaman mesafeliydi, ama bilirdim beni sevdiğini.
Çok şey paylaştık onunla. Onunlar buluşacağımız vakitler hep özeldi benim için. Pelin her telefon ettiğinde en kötü günümde olsam bile ufak bir tebessümle kapatırdım telefonu. Bir gün bile onun yanında kendimi üzgün, mutsuz yada sinirli olarak hatırlamıyorum.
Kardeşim der bana şimdi. Uzakta olsa da korur beni sözleriyle. Kötülüğümü hiç istemez. Bir abla benim için, en sahici sahiplenme duygusunu tattığım özel insanlardan. Kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki Pelin seni tanıdığım için, tanrıya bir kere daha şükrediyorum hayatımda olduğun için. Hak ettiğin bütün güzelliklerin seni bulacağından fazlasıyla eminim.
Kardeşin Görkem
İyiki doğdum, 23 oldum
.jpg)
İşte 19 haziran Cuma gecesi oturup bunları düşünüp, hayallere daldığım sırada cep telefonuma gelen mesaj ve çağrı silsilesi ile birlikte yeni yaşımı kutlayan onca dostlarım ve arkadaşlarımla mutlu olabiliyorum. Doğum günümde bana mesaj gönderen, telefon eden arkadaşlarım varsa, küçük bir kekle de olsa bana değer verdiğini belli eden bir Kerilim varsa, üç beş kuruşa saatlerce çalışan ve kendi aralarında sürpriz bir doğum günü partisi hazırlayan, çam sakızı çoban armağanı çok kıymetli hediyeler sunan iş arkadaşlarım varsa, beni arayıp hal hatır sorup, her zaman derdimi dinleyen ve deva bulan Burcum varsa, can dostum Avnim, isyan etsede beni unutmayan pamuk sesli Hemşom varsa, çat kapı gelen beraber kordonda kahvaltı yapıp, bostanlıda dondurmamızı yiyip, kahvelerimizi yudumladığımız can kardeşim Havvam varsa, uzaklada olsa da hep yanımda olan ahretlik kardeşim Yasinim varsa, her şeyden önemlisi canımdan da kıymetli bir ailem varsa, ben daha ne isterim?
Galiba belamı :)
Ben gerçekten iyiki doğmuşum, sayenizde bir kere daha anladım dostlarım.
Hepinize sonsuz teşekkürler.
Hepinizi seviyorum.
19 Haziran 2009 Cuma
İzmir Sevdası

Martılar sevişirken yakamozlara karşı
Körfezin derin mavisinden süzülen imbatla uyudum ben
Sen yokken yanımda, sadece İzmir vardı sarıldığım.
Binbir renkli çiçeklerin arasında dolaştım,
Arı olup çiçeklere tek tek seni sordum,
Sonra cılız bir imbat sürükledi beni kordon boyuna,
Çimenlere uzandım
Dolunay şahidimdir
Yıldızlarla birlikte yanımda sadece İzmir vardı…
Sana aşık değildim ben,
Gönlümden bir parça koparmıştım sana ama;
Kalbimi İzmir’e bırakmıştım.
5 Sen 5 Ben
Sen,
Nedenini asla bilemeyeceğin bir sebepten dolayı beni kaybettin.
Senden ayrıldığım gün,
Özgürlük kadehini kaldırdım körfeze karşı
İlk defa ayrılık koymadı bana.
Bir damla göz yaşı bile dökmedim.
Vicdanım çok rahat ayrıca,
Uykularım da tam.
İstediğin kadar duygu sömürüsü yap,
Vız gelir tırıs gider bayan,
Çünkü,
Bu aşk masalını yazan da sensin,
Bozan da…
Ve
Bir suçlu arıyorsan bana değil,
Dön kendi içine bak.
2
Sen,
Çevrendeki herkesin seni hak ettiğine inanıyorsun.
Seni hak etmeyeni, yanına yanaştırmıyorsun.
Buna da huzur diyorsun.
Ya karşındaki senin onu hak etmediğini düşünüyorsa?
Onun huzuru, senden uzaklaşarak bedenini sarmalıyorsa?
E buna da kazık diyorsun.
Bence sen ne dediğini bilmiyorsun!
3.
Sen,
Bana aşık olmadın.
Aşık olduğun adamı, benim bedenimde aradın.
Bu yüzden,
Ruhumu hiç göremedin.
4.
Ben,
Senin eserindim,
Bana bakarken aslında kendini görmeliydin.
Hatalarım da senindi, günahlarımda…
Bu filmi yazan ve yöneten kişiydin sen,
Ben ise basit bir figurandım.
Sen ne dersen onu oynadım.
5.
Sen,
Bazen kendini bulutların üzerinde,
Bazen Kaf dağının ardında
Görürdün.
Sınırların yoktu senin,
Çok yüksekteydin sen,
Ben yerde bir karınca misali gözünde.
Bastın üzerime,
Ezdin beni,
Öldürdün.
O adam yok oldu.
6.
Ben,
Benimseyemedim seni,
Önemseyemedim,
Erteleyemedim senin için hayatımı.
Her defasında tekrar denedim,
Baştan başladım.
Ama olmadı.
Sevemedim seni,
Dokundun ama,
Çalamadın kalbimi.
7.
Sen,
Kırılmış gibiydin bu ilişkide,
Ama
Asıl kırılan, üzülen bendim.
Sen,
Her daim hatalarımı, günahlarımı yüzüme vurdun,
Ben ise hep sustum.
Sonra alıp başımı gidince şerefsiz oldum.
Ben şerefsiz olmayı kabul ediyorum bu durumda.
Ama sen de,
O sözlerinde,
Yerin dibine girmeyi çoktan hak ediyorsun.
8.
Ben,
Seni çoktan gömdüm derinliklere,
İstesende çıkamazsın...
9.
Ben,
Hiç kıskanmadım seni.
İçimde en ufak kıskançlık belirtisi yoktu.
Bir ara kıskanır gibi oldum, seviyorum galiba dedim.
O gün sözlerinle düşüncelerimi darmadağın ettin.
Yüzüne söyleyemedim,
Ama inan hep haykırmak istedim,
Seni sevmiyorum diye…
10.
Ben,
Her zaman iyi hatırlamak isterdim seni,
Güzel anılarla,
Toz pembe hatıralar gün ışığı gördüğünde,
Gülümsemek isterdim.
Ama iki hafta sonra yıktın beni,
Darmadağın ettin.
O kadar çirkinleştin ki gözümde,
Seni gerçekten öldürdüm içimde.
Cesedini yaktım,
Küllerini inciraltından körfeze savurdum.
Bir de sigara yaktım üstüne.
Her nefeste öldürdüm beyin hücrelerimi,
Tamamen sildim seni,
Görsem de tanımam artık.
Kendini öldürttün ya bana,
Helal olsun.
Ellerine sağlık.
31 Mayıs 2009 Pazar
Eskimeyen yaşlanmaz, güzel olan her şey yeniden!

Ağzına sağlık Göksel.
31 Mart 2009 Salı
Abuk Sabuk Bir Yazı
Öğrencisi olduğum İzmir Ekonomi Üniversitesindeki tek sosyal faaliyetim olan Türk Sanat Müziği kulübümüzün Seher Dilmaç Meriç hocamızla birlikte sürdürdüğümüz çalışmalarımızı sergilediğimiz konserimizi 26 Mart’ta Konferans salonunda yaptık. Tıka basa dolu bir salonda, beklenenin de çok da üzerinde bir katılımla felekten bir gece çaldık. Amacım, kulübümüzü övmek değil. Katılımın fazlalığı da çok da ilgilendiğim konu değil; ama eminim hiç kimse sahnedekiler yani bizler kadar eğlenememiştir. Müthiş bir ekip, müthiş bir eğitmen, müthiş bir orkestra ve müthiş bir konser... Bunu diyebilecek kadar haklı hissediyorum kendimi bu yazıyı yazarken.
Ancak, biliyorum ki bu senenin sonunda artık böyle bir ekiple, böyle güzel konserlere imza atamayacağız. Konserlerden önce, aynı ekiple tekrar bir araya gelemeyeceğiz. İlişkimiz tabii ki sürecek; ancak kulüp arkadaşı olarak kalmamamız maalesef mümkün olamayacak. Beni asıl üzen nokta bu. Şöyle bir hafızamı kurcalıyorum ve anılarım şimdiden depreşmeye başlıyor. Hatta bu yazıyı yazdığım gün akşamı tekrar kulüp çalışmamız var ve ben şimdiden iple çekiyorum bu çalışmamızı. Pınar’ı, Pelin’i şimdiden özlüyorum. Her hafta Salı, saat 15:30 da okulda buluşup, kulüp olaylarını paylaşmak, hayatımıza biraz daha fazla anlam katabilmek adına bir araya geliyoruz. Bu nasıl bir etkidir bilmiyorum, ama işte anlatamıyorum. Kelimelere dökemiyorum. Birkaç saat sonra bir araya geleceğiz; ama ben o birkaç saatin nasıl geçeceğini bile bilemiyorum. Kendime meşgale buluyorum, uyuyorum ne bileyim boş boş oturuyorum ve Salı günleri 15:30’u bekliyorum. Hoşça vakit geçirdikten sonra, kulübümüze gidiyorum. Müzeyyeni özlüyorum, Nejla’yı özlüyorum…ama biliyorum ki bu yol arkadaşlığı bu sene son bulacak, seneye sizler aramızda olmayacaksınız. Hepinizi seviyorum arkadaşlar, hepinizi… ancak biraz ayrımcılık yapmak kişisel hakkım. Pelin’i daha bir çok seviyorum ve daha da bir çok özleyeceğim ben galiba…
17 Mart 2009 Salı
Havva Güney İçin...

Havva’lı Yıllar
Üniversitede, kimsenin önemsemediği, bir avuç insanın sahiplendiği, kıyıda köşede kalmış, kendi ayakları üzerinde kalmaya çalışan öğrenci kulübü… Bundan yaklaşık 2 sene önce. Yeni katılmışım bu kulübe. Kimseyi tanımam, etmem. Neyse, kulüp çalışmasının yapılacağı sınıfın önünde iki kişi kaçamak bakışlarla bir birimizi süzüyoruz. Öğrencilerin sınıftan çıkmamasından dolayı başlayan oflamalar, poflamalar neticesinde ortaya bir laf atıyorum, ve hiç beklemediğim bir şekilde tatlı bir gülümsemeyle bu ufak tefek dev kız bana cevap veriyor ve orada tanışıyoruz. Aradan zaman geçiyor, her kulüp çalışmasından önce birbirimize vakit ayırıyor, laflıyoruz. Sonra, sıkıcı bir akşam, kulüpten Fatih Gümüşgöz, Havva ve ben yolumuzu birleştiriyor ve benim eve doğru gidiyoruz. Ben yemek pişiriyorum, Havva bulaşıkları yıkıyor, Fatih projelerinden bahsediyor... O sıralar, Şekip Ayhan Özışık’ın “Menekşe Gözlerde Hiç Vefa Yokmuş” adlı şarkısı ağzımızda sakız. Sözde ben söylüyorum şarkıyı. Nerdeee, ne zaman şarkıya başlasam, Havva kıyısından köşesinden mırıldanarak bir girizgah yapıyor ve patlatıyoruz bir Menekşe gözler. Artık kimin için söylüyorsak… Ben sanatın insanlar arasında birleştirici bir gücü açığa çıkardığına inananlardanım. Biliyor musunuz, bizim dostluğumuzun miladı, benim “Menekşe Gözlü Sarışın Kız” adlı eseri söylemek istediğim gün başlamıştır diyebilirim. Neyse, ondan sonra hep imkansız zamanlarda, karşılaşmalarda kalıyor Havva ile ilişkimiz… O sıralar Havva çok güzel yemekler yaptığından, büyük sofralar kurduğundan dem vuruyor, aklımı başımdan alıyor; ama bir türlü zaman bulup bana sofra hazırlayamıyor... Akabinde üniversitede koskoca bir akademik yıl sona eriyor, Havva mezun oluyor ve bir bankada müfettiş yardımcısı olarak işe başlıyor. Kalbini İzmir’de bırakarak, Şehr-i Cihan’a, İstanbul’a yerleşiyor. Msn Messenger sohbetleriyle ilişkimizi devam ettiriyoruz o zamanlar. O bizi, biz onu özlüyoruz. O bizi görmek için İstanbul’a çağırıyor, biz onu görmek için İzmir’e çağırıyoruz. Ama tabiî ki İzmir aşkı ağır basıyor ve bizim kız bir gece aniden tası tarağı topladığı gibi doğruca İzmir’e geliyor. Biz ise o sıralar Fatih ile beraber Havva’nın İzmir’e gelmesi için evde klip çekimi yapıyoruz. Tam kayıtımızı tamamlarken Havva’dan bir mesaj geliyor. Mesajında İzmir’e geleceğinden bahsediyor. Bizde kitlenip kalıyoruz, bu ne tesadüf ??? Derken telefon konuşmaları, mesajlaşmalar derken Havva, İzmir’e geliyor, onu yazıhaneden alıyoruz ve Kır kahvesine giderek güzel bir kahvaltı yapıyor, türk kahvesi içiyoruz. Şeytanımda bol o gün, bir de güzel fala bakıyorum ki sormayın. Sonra küçük bir burukluk ve kaçınılmaz ayrılık. Havva vınnn İstanbul’a… Araya bayram giriyor. Bayramda güzel bir haber alıyorum. Bir telekominikasyon firmasına yaptığım başvuru kabul ediliyor ve görüşmeler için İstanbul’a çağırılıyorum. Hayır, çağırıldığıma mı sevinsem, Havva’nın yanına gittiğime mi sevinsem anlam veremiyorum. Anneme söylemeden önce hemen Havva’ya bir mesaj gönderiyorum. Aradaki süre zarfında İstanbul’da yapılacaklar planlanıyor, görülecek yerler… Fakat bu gidişten 1 hafta önce, güzel bir haber daha alıyoruz ve bir konferans için İstanbul’a davet ediliyoruz. Aklımızda ne planlar, ne planlar… Günlerce telefonda konuşuyoruz. Şunu yaparız, bunu yaparız diye… Neyse türlü aksiliklerden sonra İstanbul’a varıyoruz; ama evdeki hesap tabii ki çarşıya uymuyor ve zar zor konferanstan kaçıyorum ve Havva ile buluşuyorum. Kısa süreli bir buluşma oluyor, ama olsun. Salı günü görüşürüz diyerek özlemle birbirimizden ayrılıyoruz. Salı günü akşam İstanbul’a iniyorum, Kız Kulesine karşı tavşan kanı çayımı Anadolu Yakasına, Havva’ya doğru içiyorum. Çarşamba öğle yemeğini beraber yiyoruz. İş görüşmesinden önceki heyecanımı bir tek o bastırıyor ve lapa lapa yağan karın altında beni Beyoğlu – İstiklal’den Taksim’e bırakıyor ve öylece ayrılıyoruz. İzmir’e geri dönüyorum. Geri döndüğüm gece firmadan işe kabul edildiğime dair bir e-posta geliyor. 1 gün sonra tekrar İstanbul’a gidiyorum. Bu sefer görüşemiyoruz, garip bir buruklukla İzmir’e geri dönüyorum. Bu kısa İstanbul macerasının akabinde, derslerde kaytardığım için iyice depresyona giriyorum. Bir sabah umutsuzca yatağımdan kalkıyorum, kahvemi yapıp sigaramı içiyorum körfeze karşı. Birden telefonum çalıyor, arayan tabii ki Havva. O kötü başlayan günümü, onun telkinleriyle güzel geçiriyorum. Özlemle telefonu kapatıyoruz ve final döneminden sonra ara tatile giriyoruz. Ara tatilde güzel bir haber alıyorum. Bizimki İzmir’e geliyormuş ve geldi de. Bornova’da felekten bir gün çaldık Havva ve onun arkadaşlarıyla. Ben normalde yeni birileriyle tanıştığımda hep mesafeli davranırım, ama hepsi o kadar Havva’ydı lar ki hiç yabancılık çekmeden, yeni Havva’lar tanımanın mutluluğu ile evime döndüm…
Ve Havva’ya…
İşte bizler böyle insanlarız. Fiziksel olarak bir arada değiliz aslında; ama ruhen hep bir aradayız. Her gün, her saat, her dakika hayat filmindeki tek bir kare bile birbirimize “biz”i anımsatır. Birbirimizi anımsamak için bahanemiz çoktur. Öyle uçuk bahaneler de değil ha, körfezin mavisi, uçan bir kuş, ağaçta kazınmış bir kalp, dinlediğimiz bir müzik, içtiğimiz tavşan kanı bir çay… Bazen düşünüyorum da yeryüzünde acaba kaç kişi bizim sahip olduğumuz dostlara sahiptir? Kaç kişi’nin her dakika anabileceği, hatırladığında gülümseyeceği, onla zaman geçirmek için çırpındığı bir Havva’sı vardır? Kaç kişinin birine karşı çıkarsız, beklentisiz ve koşulsuz sevgisi vardır? Biliyorum ki, herkesin böyle bir lüksü yoktur. Bu lükstür bana göre. Ben her zaman derim benim lüks takıntım vardır, diye…Her şeyin en kalitelisini isterim ben, işte bu cümleyi kurmadaki asıl görüş budur. Benim bütün dostlarım kalitelidir, bana göre dünyanın en büyük lüksüdür Havva ve diğer dostlarım gibi değerlere sahip olmak. Seni seviyorum Havva, Seni seviyorum can dostum, hayatın sarp yollarından geçerken hep birlikte düşeceğiz, sadece senin düşeceğini zannetme. Hep birlikte el el birlikte göğüsleyeceğiz bütün zorlukları. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki, hepimiz gönlümüzdeki insanlarla, bir sahil kasabasında hep birlikte kaldıracağız kadehlerimizi, hep birlikte içeceğiz aşk şarabını, hep birlikte dostluk türküleri söyleyeceğiz ve hepimiz bu dünyadan göçüp gittiğimizde gerimizde, dünyanın en büyük servetini bırakıp gideceğiz… Dostluğumuzu…
Görkem Akbulut.
İzmir – 17.03.2009
05 Mart 2009 Perşembe
Ümit Etmek Gerek
13 Şubat 2009 Cuma
Seçim
Arkadaş sohbetlerinde, sohbetin tam tıkandığı yerde vatan-millet-sakaya muhabbeti açılır ve eksik tarih bilgileriyle insanlar geleceklerini kurtarmaya çalışır. Bu sohbetin de tam tıkandığı yerde kendilerine bir kurban bulur ve bu kurbanı suçlu ilan ederler ki bu suçlu genelde hükümeti olur konuyu bir yere bağlar, eski geyik muhabbetlerine devam ederler. 12 Şubat 2009 Perşembe
Seni Sevmiyorum Çarşamba
08 Şubat 2009 Pazar
Kaç Para Kaç
Üniversiteye başladığım 2005 yılından bugüne, geçen 4 yıllık süre zarfında televizyon konusunda çok geri kaldım. İlk başlarda televizyon izlememek çok ağır geldi; ama daha sonraları yavaş yavaş alıştırdım kendimi televizyonsuzluğa ve bu süreç 4. yılını doldurduğu şu günlerde bir kaç kaliteli dizi dışında aslında pek de fazla bir şey kaçırdığım söylenemez. İzmir'deki evimde televizyon yok, Bodrum'a ailemin yanına geldiğimde de bu televizyonsuzluk devam ettiği için evde 3 televizyon olmasına rağmen kumandayı elime almış da değilim. Zaten bir kaç program dışında doğru düzgün yayın olmadığı için televizyon izlememek hayatımda ufak bir kural olarak yer edindi. Ancak bu kuralı şu sıralar bilgisayarım bozulduğundan dolayı erteledim ve kendimi bir anda elinde kumanda, mahur gözlerle zap yaparken yakaladım. Sevmediğim bir şey kendimde görmek beni çelişkiye düşürmedi değil, ama dün akşam trt int'de izlediğim bir film bütün bu çelişkilerin ve düşüncelerin bir anda yok olmasına sebebiyet verdi. Bu film para'nın bir aileyi nasıl yok ettiğinin hikayesi idi. Selim, Ayla, küçük kızları ve Ayla'nın babası İstanbulda yaşayan orta halli, ucu ucuna geçinen bir ailedir. Selim hayatını gömlek satarak kazanmaktadır. İçe kapanık ve mesafeli olan Selim bir gün bindiği takside içinde $500.000 olan bir çanta bulur ve olaylar gelişmeye başlar, müthiş bir finalle de film sonra erer. Yönetmenliğini Reha Erdem'in, Başrollerini Taner Birsel ve Bennu Yıldırımlar'ın paylaştığı filmin yan oyuncu kadrosu da inanılmaz başarılı. Bu filmi kaçırmamanızı öneririm."İlk" Hüzün
Hayatta her şeyin bir ilki vardır derler ya, nedense biz bu "ilk"lerin üzerimizdeki etkilerinden bir ömür boyu kurtulamayız. Yaşamımızın her evresinde "ilk"lerin konusu açıldığında belki bir tebessümle belki de üzeri tozlanmış bir hüzünle anarız "ilk"lerimizi. Bazen içimizde fırtnınalar kopar, bazen de üstün körü geçiştirip kaçarız "ilk"lerimizden. Ne "ilk"ler yaşamadık ki? İlk kez yürüdük, ilk kez konuştuk, ilk kez aşık olduk ve ilk kez hüzün duvarlarının önünde yaşlı gözlerle yapayalnız kaldık. Zaman geçtikçe üzerleri tozlansa bile hep bizimle birlikte geldiler bu "ilk"ler. Onları yok etmek mümkün olamadı, daha da derinlere saklanmalarına rağmen hep oradaydılar. Hayat senaryosundaki küçük bir sahne, derinlere sinmiş bu küçük, sönmüş volkanları tekrar canlandırmaya yetti.06 Şubat 2009 Cuma
Bu Albümü Dinleyin
Ilık bir yaz akşamında sevgilinizle ıssız bir sahil kasabasında yakamozla meşk ederken yanınıza ufak, portatif bir müzikçalar almayı unutmayın. Ayrıca en yakın müzik marketten Zuhal Olcay'ın Sanatının ve yorumculuğunun tavan yaptığı "Aşk'ın Halleri" albümünü almayı da unutmayın. Albümü dinledikten sonra, olağanüstü söz ve besteler için Bülent Ortaçgil'e ve bu eşsiz, arşivlik albüm için Zuhal Olcay'a teşekkür edeceksiniz, bundan eminim.08 Aralık 2008 Pazartesi
Kurban Bayramı
Kim düşünür ki orada kesilen kuzucuğu? Nasıl olsa o bir canlı değil, yaşamaya da hakkı yok. Ben bu yazıyı hayvan hakkını savunmak için yazmıyorum. Hayvan olmadığım için öncelikle bağlı olduğun soyun iyiliğini düşünmek zorundayım. Ben bir insansam öncelikle insanı düşünmeliyim. Bundan dolayı kurban bayramına uyuz oluyorum. Şimdi oturun eğrisiyle doğrusuyla düşünün. Bir büyük baş hayvan 1500 ytl'den başlamakta. Sen bu hayvanı kesiyorsun, pişiriyorsun ve yiyorsun. Az çok komşulara da dağıtıyorsun ve sevap kazanıyorsun. Tamam buraya kadar her şey normal. Peki bir de şu şekilde düşünsek; Aylık bir öğrenciye 100 ytl burs versen, 1 yılda 1200 ytl, öğrenci masraflarını karşılasa?, Lösev'e bağışta bulunsan da hasta çocuklara bir umut ışığı doğsa? Tema vakfı'na bağışta bulunsan da Türkiyemiz yemyeşil olsa? Çiçek alıp Darulazece'ye gitsen, kimsesiz yaşlıları sevindirsen?, SHÇEK'e gidip öksüz ve yetimlere birer hediye götürsen de çocuklar sevinse? Sokak çocuklarının karnını doyursan vs. sence o kurbanı kesip, etini yemekten daha fazla haz ve mutluluk vermez mi insana? bunu düşünün bence bundan sonra kararlarınızı ona göre verin; çünkü ben kurban kesilmesine karşı olmama rağmen komşunun rica minnetiyle 1 büyükbaş hayvan kestim bu bayram sabahı ve ne kadar iğrenç bir uygulama olduğuna bire bir şahit oldum. Bunu yapmamın sebebi basit. Hayvanların canı çok fazla yanmasın. Komşunun kurbanı olmasına rağmen evdeki 3 bıçağı özel olarak kendi cebimden verdiğim para ile bileylettim. Çok keskin olduktan sonra hayvanı sakinleştirdim, yere yatırdıktan sonra onunla dilimizi anlamadığını bilmeme rağmen konuştum. Gözlerini bağladım, duamı ettim ve kestim. Çok üzüldüm bir hayvanı katlettiğim için ancak bir başkası belki onun kör bıçakla canını yakacak, ölürken daha fazla acı çekmesine sebep olacaktı. Bundan dolayı az da olsa içimde huzur hissediyorum.
Bayramınız Mübarek Olsun...
24 Kasım 2008 Pazartesi
24 Kasım Öğretmenler Günü
Ayrıca, bana matematiği sevdiren değerli öğretmenlerim Birsen Aycan ve Mehtap Aydın’ın, müzik öğretmenim Mualla Aytekin’in, Tarih öğretmenim Nevin İnanır’ın ve ismini sayamadığım onlarca öğretmenimin ellerini öper ve öğretmenler gününü kutlarım.
Savgili başöğretmenim Atatürk,
Senin kurduğun cumhuriyetin öğretmenleriyle birlikte 14 yılımı geçirdim. Bu 14 yılda onlardan çok şey öğrendim. Sen rahat uyu Atam, Cumhuriyetin öğretmenleri ve yetiştirdiği öğrenciler sayesinde Cumhuriyet sonsuza kadar yaşayacaktır.
Saygılarımla
Görkem Akbulut
O Gece...
ondan başka bir şey düşünemedim.
Kalbimdeki duygu şelalesinden akan binlerce hissiyattı haykırmak için kendimle savaştım
ama bir türlü kelimelere dökemedim.
Gururumu bulunduğum yere gömüp sadece o anların tadını çıkarttım,
akşam olup yalnızlığa merhaba deyince pişman olup göz yaşı döktüm.
Cesaretim kırıldı, yeşeren ümitlerim bozkıra döndü,
şelalemden akan duygular
haykıramamanın verdiği acıyla kırılıp parçaladı damarlarımı,
kan ağladı içim.
Güneşin doğuşu ölümümün habercisi,
pencerem parmaklık, gökyüzü mapus damı oldu.
Hiçbir şeyin; ama hiçbir şeyin anlamı yoktu.
Ondan başka bir şey düşünemiyordum...
Ne bir umut ışığım vardı ne de bir tesellim.
Ne yazık ki elimden de hiçbir şey gelmiyordu.
Kayboldum gecenin karanlığında.
İşte bunların hepsi bir gecede oldu,
Bir gecede aldım başımı gittim bu diyarlardan,
Bir gecede yıkıldı ruhumun duvarları ve ben yapayalnız kaldım,
Çünkü ben kalbimi o gece’de bıraktım.
Görkem Akbulut
22 Kasım 2008 Cumartesi
Kriz Günlerinde
Bugün, gazetedeki habere göre işsizlik had safhada ve bilmem kaç bin tane bankacı, kalifiye eleman vs. işten çıkartılacakmış. Reel sektörü kurtarmak umuduyla IMF ile yeni bir stand-by anlaşması yapılıp borç alınacakmış. Nedense, kendimi Türkiye’ye, annemi de IMF’e benzettim. Bende annemden türlü bahane ve yalanlarla amacı dışında para almıştım, Türkiye’de öyle. Ne olcak o kredinin akıbeti acaba? Hangi kara para aklanacak, kimin vergi borcu silinecek, hangi marka gemicik alınacak? E göreceğiz…
BÜYÜK UMUTLAR
20 Kasım 2008 Perşembe
Günün Sözü
Her kim gün boyunca bir arı kadar aktif, bir boğa kadar güçlü, bir at kadar çalışkan olduğu halde; akşam olunca bir köpek kadar bitkin eve dönüyorsa bir veterinere görünmelidir.
çünkü eşek olması, kuvvetle muhtemeldir...
Chang Ying Yue
Çok Sevişen Kötü Yazar
Geçen gün eski bir arkadaşıma telefon ettim. Yılda 2 sefer Ankara’ya gitmeme rağmen bir türlü bir araya gelmek nasip olmamıştı. Ufak çaplı hal hatır sorma faslından sonra, geçen ay İstanbul’a gittiğini ve Sakıp Sabancı Müzesindeki Salvador Dali sergisini gezdiğini uzun uzun anlattı. Ünlü sürrealistin hayatından kesitler, resimlerindeki derin felsefenden bahsettikten sonra beni şaşkına çeviren o cümleyi söyleyiverdi:
“ Karar verdim, hayatımın sonuna kadar sadece yazı yazmak ve sevişmek istiyorum…”
Şaşkında döndüm; çünkü kendisinin nasıl tuturuk bir insan olduğunu biliyorum. Kendimi az toparladıktan sonra bu cümleleri bir yerden hatırladığımı kendisine söyledim. O da bana nereden gibilerinden isyan dolu soru cümleleri yağdırdıktan sonra, Orhan Pamuk örneğini verdim. Orhan Pamuk, vakti zamanında Ayşe Arman’a verdiği röportajda bu tip bir cümle kurup ardından da eklemişti: “ Çok sevişenler kötü yazar.”
Değerli arkadaşım hemen defansa geçerek kendi çapında haklı olduğunu ispatlamaya çalıştı, çalıştıkça da battı. Ben, öncelikle her gördüğü yeni bir şeyin kendisinde tufan etkisi yaratmasını doğru bulmadığımı söyledim. Ayrıca, yaşımızın henüz bu gibi kararları vermeye müsait olmadığını, bir kitabı bile yokken kendisini yazar ilan etmemesini ve abazanlığı bırakmasını kibar bir dille açıklamaya çalıştım ve bana küstü. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar ya, benimki de o misal. Biliyorum, şimdi bizim “tuturuk” bir zamanlar kendisine idol olarak gördüğü Orhan Pamuk’un bu cümlesini enine boyuna düşünüp bana yine telefon eder: “ Hayatımın sonuna kadar yazı yazmak istiyorum; bundan dolayı aseksüel olmaya karar verdim…"
Değerli arkadaşım,
Herkesin kendisine ait bir hayal dünyası vardır; vardır ama bu hayal dünyası da dünyevi standartlarda olması gerekir. Yani belki sürrealist bir resim yapabilir ve ya bir kitap yazabilirsin; ancak sürrealist yaşayamazsın. Tamam belki her gece aşk solu dakikalar yaşayabilirsin; fakat ne benim istediğim gibi uçan bir halıya sahip olabilirsin ne de lambadan cin çıkarabilirsin. Bunların hepsi masallarda, çizgi filmlerde, Orhan Pamuk’un bir romanında ya da Dali’nin bir resminde…
15 Kasım 2008 Cumartesi
Seviyor...Sevmiyor... (Güncelleştirilmiş ve Gözden Geçirilmiş 2. Baskı:))
SEVİYOR....
Cam kırıklarını, Pisliği, Yalanı, Laf sokmayı, Havalı insanları, Mezarcıları, Müzevircileri, Ciksleri, Göt yalayanları, Yaltakçıları, Fırsatçıları, Abazan gençliği, Torpillileri, Baba parası ile hava atanları, Aptal taklidi yapıp şirin görünmeye çalışanları, Tarikatçıları, Sömürücüleri, Aptalları, Ekonomi gençliğini, Management ve Ekonomi derslerini, 7-17 yaş grubunu, Yalıkavak dolmuşçularını, Konyalıları, Sivaslıları, Kayserilileri, Çankırılıları, Manisalıları, Aydınlıları, Akrabaları,
Boğaz ve Karın ağrısını, Sela verilmesini, Mezarlıkları, Dincileri, Din sömürücülerini, Tarikatları, İnşaat Şirketlerini, Kundakçıları, Hırsızları, Kapkaççıları, Dolandırıcıları, İstanbul Sosyetesini, Meraklı komşuları, Siyasal 90'ı, Menekşe apartmanını, Çinçi’ii, Kendisini akllı zannedip bizi aptal zannedenleri, Aşırı sıcağı, Telefonla konuşmayı, Hömelenleri, Aşırı delikanlıları, Gururluları, Aşırıcıları, Kapalı toplumları, İlkerin artistliğini, Mecek’in protein merakını, Annemin gereksiz sinirlerini, Babamın akşam yemeğini, Dayımın kadayıfa "Gadeyif", şöföre "şoför"demesi, Erbilin artistliğini, Pitbull ve süs köpeklerini, Köpek Balıklarını, Piranaları, Sibel Can’ı, Petek Dinçöz’ü ,Hülya Avşarı, Mankenleri, Ajdar’ı, Semra Kaynana’yı, Esra Ceyhan’ı, Ayşe Tüter’i,Magazin programlarını, Gündüz kuşağı kadın programlarını, Yarışma programlarını, Fesatçıları, Ayyaşları, Töreyi, Töre cinayetlerini ,Ukelaları, Adam kaçıranları, Rüşvetçileri, Değnekçileri, Zabıtaları, Irkçıları, Farabinin hastalıklarını, Bilgisayara format atmayı, Küsmeyi, Esnemeyi, Uyumayı, Kıymalı pırasayı, Dayımın tatlı tutkusunu, Kuzanlerin şımarıklıklarını, Selam vermeyenleri, Adam yerine koymayanları, Hepimizin eşit olduğunu unutanları, Hepimizin tanrının yeryüzünde bir elçisi olduğumuzu unutanları, Gereksiz havalıları, Ciddileri, Türbanlıları, Depresyonu, İlaçları, Hastaneleri, Morgları, Kalabalığı, Otobüs beklemeyi, Laikliğe karşı olanları, AKP’yi, Genç partiyi, Ekonomik Krizleri, Brokerları, Borsacıları, Bölücüleri, Rtük’ü, Balık çiftliklerini, Üst toplumu, SSK ve Bağ-kur’u, Varyemezleri, Onur’u, Pelin’i, Bilge’yi, Semih’i, Sercan’ı, Süha’yı, Deniz’i, Tolga abiyi, Akrabalarımı, Serdar’ı, Süheyl’i, Gamze’yi, Pınar’ı, Çağrıy’ı, Ferhat’ı, Akın’ı, Ebru’yu, Fatih’i, Ezgi’yi, Özge’yi, Merve’yi, İstiklal’i, Hüseyin’i, Mete’yi, Burak’ı, Ali’yi, Ozan’ı, Seda’yı, Recep Tayyip Erdoğan’ı, Abdullah Gül’ü, Melih Gökçek’i, Fetullah Gülen’i ve Müritlerini, Bülent Arınç’ı ve Oğlunu, Kemal Unakıtanı ve Likit Yumurta’yı, Nimet Çubukçu’yu Bush’u, akla gelmeyenleri ve söylemek istemediklerini...
SEVMİYOR...
14 Kasım 2008 Cuma
BEN HARBİDEN ÖZGÜRÜM!
Aslında özgürüm ben... Bugün çantamı alıp Karşıyaka’ya da gidebilirim, Ankara’ya da, İstanbul’a da ve hatta Kars’a da, Mardin’e de Hakkari’ye de. Sabah 6 da da uyanabilirim, öğlen 12 de de.İstersem kuru ekmek de yerim, Pizzada. Terlikle de gezerim, Spor ayakkabıyla da. Yani kısacası canım ne isterse yapabilirim. Dünyanın bütün nimetlerinden faydalanabilirim. İster koyu bir dindar olurum, istersem zina yaparım, kim karışabilir? Rejimi tehdit eden gereksiz davranışlar dışında attığım her adamın arkasında durmak değil midir gerçek özgürlük? Gerçek demokrasi, insan hakları vs. bunların hepsinin temelinde yatan pür, saf bir özgürlük arayışı değil midir? Eğer bu arayış gerçek ise ben harbiden özgürüm.
12 Kasım 2008 Çarşamba
UÇURTMA AVCISI
11 Eylül 2008 Perşembe
KÜÇÜK İBO'NUN BÜYÜK DRAMI
04 Eylül 2008 Perşembe
KUL DARALMAYINCA HIZIR YETİŞMEZMİŞ
03 Eylül 2008 Çarşamba
YÜZ YILIN YARDIM (!) HAREKETİ – 1
Bir zamanlar Deniz Feneri Derneği’nin Kanal 7 de bir programı vardı. İzledim, bir il seçiyorlar, bu ilden de bir ilçe ve bu ilçeden bir mahalle seçiyorlar, çevreden yardıma muhtaç olan bir aileyi bulup evlerini tadilat ediyorlar, buzdolaplarını dolduruyorlar, kılık-kıyafet bir şeyler alıyorlar ve buna yardım adını veriyorlar? Allah aşkına söyleyin bunun neresi yardım? O buzdolabı boşalmayacak mı? Elbiseler eskimeyecek mi? O ev eskimeyecek mi? Sonra? Sonrası malum, gene aynı açlık, sefalet ve yoksulluk. Yıllardır bu şekilde geçici çözümlerle binlerce aileye yardım edildi, doğrudur; ama bu yardımlara alışan Türk halkı artık kılını kıpırdatmıyor! Nasıl olsa birisi yardım eder umuduyla kendini açlığa ve sefalete mahrum bırakıyor. Sonra seçim dönemi bir torba kömür, gıda yardımı gibi teranerle gene kandırılıyorlar. İşte bu noktada Merhum Aziz Nesin’e katılmıyorum. Türk milleti zekidir Aziz amca, işin kısa yolunu bulmuş. Ordan burdan yardımlarla karnını doyurur, akşama kadar evinde yatar, cigarasını tüttürür, tek çocuğunun eline bakarak asalak gibi hayatını yaşar ve bu dünyadan göçer gider. Çok güzel kurgulanmış bir mantık; ama asla geleceğini göremez. Bir asgari ücretle, üç kuruş emekli maaşıyla sürünür durur bir hayat boyu. Yeni bir kitap çıkar okuyamaz; çünkü okumayı bilmez, yeni bir müzik çıkar dinleyemez; çünkü ruhu yoktur, yeni bir görüşe katılamaz; çünkü yorumlayamaz… İşte bu noktada da Aziz amca’ya katılıyorum. Bir yandan zeka dökülürken, bir yandan aptallık akıyor. Tıpkı havuz problemleri gibi. Havuza muslukla akan zeka, havuzun giderinden aptallık olarak akıyor. Arada da bir havuz var unutmadan, o ise beynimiz. Dolan zekaya rağmen o kadar aptallık akıyor ki giderden, havuzun içi bomboş kalmış.
YÜZYILIN YARDIM (!) HAREKETİ - 2
“Yüzyılın Yardım Hareketi” sloganıyla bağış toplayan Deniz Feneri Derneği’nin yaptığı usulsüzlüklere rağmen halkın hala tuturuk bir şekilde bu ve buna benzer kurumlara büyük bir inançla bağış yapmasını aklım almıyor. Kanal 7 deki programdan bahsetmiştim hatırlarsanız. Bu programda yapılan yardımların, yardım olmadığını; ancak geçici birer çözüm olarak değerlendirebileceğimizi söylemeye çalışmıştım. Bu görüşümü aşağıda vereceğim örneklerle pekiştirmek istiyorum.
Biliyorsunuz ki Türkiye’de binlerce dernek mevcut. Özellikle bazıları, hazırladıkları projelerle memleketimize o kadar güzel katkıları var ki…
Örneğin, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği… Türkiye’nin en büyük projelerinden birine, “Kardelenler” projesine imza attı. Binlerce kız çocuğuna burs sağlanarak onların okumasını; özgür, düşünebilen, yorumlayabilen ve kendi ayaklarının üstünde durabilen birer birey olarak yetişmesi için. Bu proje kapsamında Sezen Aksu bir çok konser verdi, bir albüm çıkardı; Ayşe Kulin “Kardelenler” adında bir kitap yazdı ve bu konserlerin, albümlerin ve kitapların bütün net karı bu projeye aktarıldı. Binlerce kız çocuğu bu burs sayesinde okulla tanıştı, bir çoğu iyi derecelerle üniversiteyi kazandı ve yakında elleri ekmek tutacak.
Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı… 2007’nin Kasım ayında Lütfi Kırdar Kongre Merkezinde Ajda Pekkan, Nilüfer ve Sezen Aksu bir konser verdi, kız çocuklarının okuması, çocuklara eğitimleri için verilecek bursların finanse edilebilmesi için.
Türk Eğitim Vakfı, binlerce öğrenciye burs vererek yurt dışına gönderiyor,
Tema Vakfı, bu ülkenin ciğerleri için savaş veriyor,
Toplum Gönüllüleri Vakfı, miniklere gönüllü olarak, İngilizce, matematik gibi dersler; satranç, tiyatro, halk oyunları gibi sosyal faaliyetleri öğreterek ilerisi için bir vizyon kazanmalarına yardımcı oluyor.
Mehmetçik Vakfı, bu ülke için canlarını feda etmiş şehitlerimizin yakınlarına destek oluyor
…
Kıssadan Hisse; onca dernek, kısıtlı imkanlarla bu ülkenin geleceği için çalışırken, Deniz Feneri Derneği sadece günü kotarmakla kalıyor. Bu konuda Çinli filozof Kuan Tzu’nun güzel bir sözüyle bu yazıyı noktalamak istiyorum:
28 Ağustos 2008 Perşembe
Bir Kefken Masalı

Keril, Şesut ve Seraaaat!
En sevdiğim ev arkadaşım Keril, en sevdiğim eski iş arkadaşaım Şesut ve en sevdiğim geyik arkadaşım Seraaaat en kısa zamanda bir ekşında bulunup bunun rövanşını hep beraber yapalım. Her ne kadar 3 kişi gitsekte ağzımızdan çıkan her cümlede sizleri andık, bana facebook’ta grup falan açtırmayın, kampanya yaptırmayın, ayarlyın bişeyler en kısa sürede bir şeyler yapalım, sevdim bu blog işini:) buradan duyurulur!
Yılmaz Özdil'in Yazısına Atfen Yazdığım Mektup
Gençlerimizin kafası işte böyle yıkanıyor ve yeşil sermaye'nin bir kısmı işte böyle oluşuyor. Bu duruma karşı kayıtsız kalmak mümkün değil; ama tek başıma bireysel çabalarımızla da bir şeyler yapmak mümkün değil. Milletçe o kadar geriye gittik ki, üzülmemek elde değil. Bu milletin ya "Dur" demesi lazım; ya da elimizde seçme ve seçilme hakkımızın alınması lazım; çünkü elimize yüzümüze bulaştırıyoruz bu hakkımızı.
Saygılarımla ,
Görkem Akbulut
Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9763864.asp?yazarid=249&gid=61
Aile Kavramıyla Artık İlgilenmiyorum
“Ben duygusal bir insanım. İnsanlığın sahip olduğu o erdem, onur, haysiyet gibi etik kavramlara inanılmaz derece bağlıyım; bundan dolayı karşılaştığım her çıkmaz durum beni bir limandan başka limanlara kolayca atabiliyor. 22 yaşıma girdiğim şu günlerde yıllardan beri bütün gücümle kaybetmemek için savaştığım etik kavramlarımdan yavaş yavaş uzaklaştığımı görüyorum; çünkü başıma gelenlerden o kadar sıkıldım ki artık bana zarar veren her kişi, kurum ve olaydan elimi çekmek istiyorum.
Bir çok kavramı sildim hayattan; ama bir insan için en önemli kavramlardan biri olan aile kavramını silmemek için çok uğraştığımı düşünüyorum. Luzumundan fazla kafa patlattım bu durumu kurtarmak için; ama nafile. Ben artık bana zarar veren, beni huzursuz kılan her türlü kavramdan kendimi soyutlama kararı aldım ki bu duruma ailem de dahil. Sadece beni dünyaya getiren anne ve babama saygım ve sevgimin sonsuz olduğunu belirtmek isterim; bunun dışında kalan hiçbir kimsenin bundan sonra hayatımda yeri olamaz; çünkü artık aile kavramıyla ilgilenmiyorum.”
24 Temmuz 2008 Perşembe
Elveda Suna Teyze...

17 Temmuz 2008 Perşembe
Deniz Yıldızı'nın hikayesi...(1)
- Ne yapıyorsun böyle?
- Okyanusa denizyıldızı atıyorum.
- Denizyıldızı mı?
- Evet...Güneş yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları hemen suya atmazsam, az sonra ölecekler.
- Ama görmüyor musun ki kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı deniz yıldızı ile dolu. Ne farkeder?
Genç adam eğilerek yerden birr denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatıken şöyle der:
- Bakın, onun için farketti!
( Lauren Iseley -Deniz Yıldızı'nın hikayesi)
13 Temmuz 2008 Pazar
Aç Kardelen Aç
Turkcell ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin ortaklaşa yürüttüğü "Kardelenler" projesini hepiniz biliyorsunuzdur. 2005 yılında Sezen Aksu gelirinin bu projeye aktarılacağı bir albüm hazırladı, yurt çapında konserler verdi ve Ayşe Kulin bir kitap yazdı. Böylece, Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri için hatırı sayılır miktarda bağış toplandı. Öncelikle bu projeyi hayata geçiren ÇYDD başkanı sayın Prof. Dr. Türkan Saylan'ı, Sezen Aksu ve Orkestrasını, Ayşe Kulin'i, konserlere giden, albümü ve kitabı alan ve bağışta bulunan herkesi yürekten kutluyorum. Sizlere ne kadar minnet duysak azdır; çünkü Atatürk'ün kızlarıdır bu ülkeyi cehalletten kurtaracak olan. Ben bir erkek olarak egomu tatmin etmek amacıyla burada kendi cinsimi övmek için can atıyorum; ama şu sonuca vardım ki bu ülkede artık erkeklik beş para etmiyor. Hepimizin içindeki kaçınılmaz bıçkın delikanlılık modu bizleri sömürüyor. Bir adım yol alamıyoruz. Çevremize baktığımızda Alkol, sigara ve uyuşturucu batağında olan, kendisine ait olmayan düşüncelerle vatana sahip çıkıyormuş ve vatanı savunuyormuş gibi görünen binlerce boş erkek yığınından başka bir şey göremiyorum. Üzülmemek elde değil; çünkü bu bıçkın delikanlılardır bu ülkeyi yöneten ve yönetecek olan. Bugün hangi toplum erkek egemenliği altında ise o toplumlardır en fazla yasaklarla yaşayan. İran örneğini ele alalım. 12 temmuz cumartesi günü Hürriyet gazetesinde köşe yazarı Tufan Türenç'in yazısında İran'a araştırma yapmak için gitmiş olan bir bilim adamının nelerle karşılaştığını okuyunca kanım dondu. Kadınların toplumda bir böcek gibi ezildiğini, sayısız yasaklara maruz kaldığını, saçının bir teli görününce hapse atıldığını biliyor musunuz? Bunu geçtim, geçen haftalarda Fatih Altaylı'nın programına konuk olan ve "Atatürk'ü sevmiyorum, Humeyni'yi seviyorum" demek gibi bir eşşeklik yapan türbanlı kızın bile yasaklarla dolu olduğu için taptığı adamın ülkesinde yaşamak istememesi, sizce durumun ehemmiyetini göstermiyor mu? Bizde şimdi İran yolunda giderken, kadınlarımıza ve genç kızlarımıza sesleniyorum. Bu ülkede çağdaşlık ve modernizm ile beraberinde gelecek olan refahı sağlayacak olan sizlersiniz. Kurtuluş Savaşında olduğu gibi sizlerin en büyük aktörler olmanızdır Türkiye Cumhuriyetini bu bataktan kurtaracak olan. Sizler bu ülkenin asıl geleceği ve modern yüzüsünüz. Bundan dolayı sizlerin azmi ve başarısı ile gelecek nesiller rahat erecektir. İyiki varsınız.10 Temmuz 2008 Perşembe
Çocuklarınız
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geri dönmez,
dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.
Halil Cibran
Dersimiz: Hayat
Kabahatın büyüğü aslında bende. Biliyorum; çünkü çok değerli annem ve babam bana bu gibi durumların olacağını en başından söylemişlerdi. Ben ise Mevlana’ya özenmiş ve içimdeki o evrensel insan sevgisinin verdiği gazla çok büyük bir ekonomik bunalımda olmama rağmen, hediyeler almış ve kafama göre güzel planlar yapmıştım. Ankara’dan “ahretlik” diye nitelendirebileceğim bir arkadaşım bana sırf bu gibi özel durumlar için yüklü bir miktarda borç para yollamış ve ben bu parayı sadece bir günlük güzel bir hatıra olacak beklentisiyle kalkıştığım işte heba etmiştim. Sağolsun, otobüs firması ve hediye aldığım dükkan sahibi bendeki bu hayal kırıklığının büyüklüğünü anlamış olacak ki bütün paralarımı iade ettiler. Ben ise bitkin bir halde evime ve işimin başına döndüm.
2 sene önce kendi elimle yarattığım bu pisliği, gene kendi gayret ve çabamla temizlemek artık kaçınılmaz. Bir daha asla görüşmek yok. Hani “Helvasını getirseler, yemem” denir ya işte içimdeki nefret o boyutta. Ben sadece ağrısız başımı ağrıttım o kadar. Bu kadar değer verirsen olacağı buydu, bunu bilmem gerekirdi.
Bu arada, bu şahıslara bir de teşekkür etmek istiyorum, sayenizde elimdekilern kıymetini biraz daha fazla anladım. Aslında ne kadar değerli insanlar benim ailem, dostlarım, arkadaşlarım. En zor zamanlarımda, beni yalnız bırakmayan, bana kol kanat geren ne kadar fazla insan var çevremde. Koşulsuz sahiplenme prensibiyle hareket eden ne kadar dost…
Bu yaşanan olayların akabinde, kendime çok büyük bir hayat dersi de çıkardım. Bunun ne olduğu artık benim kutsalım, kimseyle paylaşmayacağım. Şebnem Ferah’ın “Artık Kısa Cümleler Kuruyorum” şarkısınıdan ufak bir anektot ile yazımı sonlandırıyorum:
Hayatıma giren herkese, yaşanmış her şeye,
Teşekkürler, büyüyorum sizinle…
09 Temmuz 2008 Çarşamba
Atam İzindeyiz!

08 Temmuz 2008 Salı
Nutuk Kampanyası

Türkiye çok büyük bir kaos'un içinde. Siyasi, Politik, Ekonomik ve Kültürel istikrarsızlık ülkemizi ve vatandaşlarımızı günden güne orta çağ karanlığına sürüklemekte. İşin komik yanı büyük çoğunluk sanki hiç bir şey olamamış gibi davranmakta ve bu ülkenin geleceğini düşünmemektedir. Günü kurtarmak için yaşanan hayatlar ve bilinçsiz bir toplumdur ancak gelecek kuşakları köleliğe mahkum eden. Bilinçli bir vatandaş olarak bu kaostan kurtulmanın tek yolunun, geçmişimizden ders almak ve Atatürk İlkelerine can-ı gönülden sarılmak olduğunu belirtmek isterim. Bundan dolayıdır ki bu yazımla birlikte, yakın geçmişimizden haberdar olmayan, Atatürk İlkelerini anlamak isteyen ve ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün "NUTUK" eserini alamayacak durumu olan bana adresini bildirsin. Tarafımdan tüm masraflar dahil olarak NUTUK'u bu şahıslara gönüllü olarak göndereceğim; çünkü Milli Benliğini Bilmeyen Milletler, Başka Milletlere Yem Olurlar!
01 Temmuz 2008 Salı
Bir Sezen konseri’nin ardından
İnsan bazen kendinden o kadar fazla ödün verir ki, bir andan bütün hikayen son bulur, bütün kutsalların bulunduğun yere gömülür tıpkı bir bebek gibi saf ve temiz duygularla içinde bulunduğum vaziyeti sorgulamadan, önüne engeller koymadan gönlünce yaşarsın… İşte bu durumun aynısı geçen pazartesi günü İzmir’de yaklaşık 5000 kişiye birden oldu. 3 saatliğine bütün gururunu bulunduğu yere gömen bu insan topluluğu gönlünce eğlenerek ve ağlayarak müthiş bir 3 saat çalmışlardır hayattan. Bunlardan biri de bendim. O kadar fazla beklenti ve önyargı ile gitmiştim ki konsere, birden Sezen al aşağı etti beni. Ne kafamda oluşturduğum repartuar vardı, ne de klasik program. Tamamen farklı bir repertuar ve konseptle karşımıza çıkmış ve hemşehrilerine güzel bir sürpriz yapmıştı.Su Gibi ile müthiş bir başlangıç yaptı konsere, Yol Arkadaşım ile devam etti. Geçen sene konserde dinlediğimiz o yorucu şarkıyı o kadar güzel hareketlendirmiş ki hepimiz şaşırdık, derken Haydi Gel Benimle Ol ile kopmaya başladık. Sigaramın Dumanına Sarsam gbaşladığında 5 dakikada 2 sigara tüketmiş, tam 3. yü yakarken yanımda oturan amca tarafından uyarılmıştım. Gönülden Gönüle’ye başladı birden. Konserin en sürpriz parçasıydı. Çok uzun süre önce dinlemiştim bu şarkıyı Sezen’den. “ Gönülden Gönüle uçtum nafile, yerin dolmuyor…”. Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam başladı, vokalisti Nurcan Eren (Kavak Yelleri dizisindeki Hafize Ana) Hükümsüz’ü söyledi. Bu kadın bence Türkiye’deki en güçlü sese sahip. Sonra Sezen tekrar sahneye geldi, hiçbir şey söylemeden orkestraya işaret etti, orkestra çalmaya başladığı andan itibaren tüm seyirciler ortalığı çakmak aleviyle aydınlatmaya başladı; çünkü başlamıştı Kalbim Ege’de Kaldı… herkes cigarasını sardı ve yaktı ucunda acıları derken geldi İzmir’in Kızları… Yeni albümden müthiş bir şarkı. “ İzmir’in Kızları bir elinde de cımbızları, dişidir, anadır, efedir gidinin eses duruşları, çıktılarmıydı ipek çoraplarıyla kordon boyuna…” Vokalisti Eda gözden kayboldu bir anda, rahatsızlandığını düşündüğümüz anda Gamsız la birlikte kıpır kıpır hiphop söylemeye başladı. Hızlarını alamamış olacaklar ki bu gruba Nurcan Eren de katıldı ve Sezen, Eda, Nurcan üçlüsü başladı Adem Olan Anlar’ı söylemeye. İyice eğlendirdikten sonra Eda solo olarak Lal’i söylemeye başladı ve bizi yerle bir etti. Bir şarkı bu kadar mı içten söylenir? Sezen ise Namus ile konserin 1. bölümüne son verdi…
Kısa bir aradan sonra Firuze ile başladı 2. bölüme. Aysel Gürel’e selam gönderdikten sonra konserin benim için 2. en büyük süprizi Kaçın Kurası başladı. Seyircilerden bir tanesi konserin başından beri Erkek Güzeli diye bağıra bağıra Sezen’i psikopata bağlayınca dayanamadı ve başladı Erkek Güzeli’ne. Yeni albümden 9 - 8 lik Roman ile devam etti. Sonra dayısı için yazdığı Karıcığım’ı Cihan Okan’a söyletti. Hepimizin dört gözle beklediği Takvim’i söyledi. Mustafa Ceceli ile Unutamam da düet yaptılar. Sezen Sarışınım ve Kahpe Kader ile devam etti. Konserin son süprizi ise Menajer oldu. Günümüz Türkiye’sine seslenen Sezen’i inşallah anlarlar diye temenni ediyorum. “ Ne yana baksam önümde bir perde, ipin ucunda bir gökte, bir yerde; birileri karnından konuşuyor, konduramıyoruz yiğitlik var ya serde: Ama bize konduruyorlar, Kanımızı donduruyorlar, veriyorlar veriyorlar gazı, hepimizi dolduruyorlar… Bize yeni Menajer lazım…” Bu süprizen sonra konser bitti ve alkışlar arasında Bis’e çıktı. Tanrı İstemezse ve İzmir’in Kızları nı söylerek evimizin yolunu tuttuk. Tek kelimeyle müthiş bir konserdi. Bu kadar süprizin barındığı bir Sezen konseri daha izlememiştim. Çok özel duygularla konserden ayrıldım ve evimin yolunu tuttum. Hem bir yılın yükünü attığım hemde doğum günümü kutladığım bu geceyi gönlümce eğlenerek unutulmazlar arasında yaşattığı için Sezen’e ne kadar teşekkür etsem azdır.
22 Haziran 2008 Pazar
AKP’nin ekmeğimle oynaması ve Emniyet Teşkılatı’nın Büyük Ayıbı
Bu da yetmedi, etrafımızı saran çevik kuvvet ekiplerine yalvaran 3 çocuk babası aşçıbaşımıza aldırmayan ve bizlere dönerek “Siz şimdi ekmeksiz kaldınız, değil mi?” diye aklı sıra dalga geçen teşkılattır Türk insanını koruyan.
Ben Allahtan öncelikle %47’ye akıl, daha sonra bizimle bu şekilde alay geçen polislere bela temenni ediyorum, inşallah taşıyamadıkları o üniformaları altında ezilirler.
20 Haziran 2008 Cuma
İYİKİ DOĞDUM, 22 OLDUM
SEZEN KONSERİ İÇİN ELEŞTİRİLERE YANIT

Öncelikle, 19 haziran benim doğum günüm, 22 yaşına basıyorum, her türlü zorluğa rağmen yaşamayı seviyorum, kendimi seviyorum ve kendime değer veriyorum. Bundan dolayı kendime doğum günü hediyesi olarak bir konser bileti aldım bu bir!
İkincisi, soruyorum, en son ne zaman avaz avaz bağırarak şarkı söylediniz?, En son ne zaman bütün kurtlarınızı döküp müthiş bir gece çaldınız hayatınızdan? En son ne zaman bütün dertlerinizi, sıkıntılarınızı 3 saatliğine de olsa bir köşeye atıp kendiniz için bir şeyler yaptınız?
Ben bu konsere ve bundan önceki konserlere Sezen Aksu hayranlığım için değil, kendim için gittim hep; çünkü Sezen şarkılarıyla hayata tutunmayı ve acıları göğüslemeyi öğrendim. En sıkıntılı zamanlarımda hep mırıldandığım o şarkılardır Sezen şarkıları... Beni büyüten, beni olgunlaştırandır o şarkılar.
Ve biliyorum ki 23 haziran akşamı müthiş bir gece olacak, 3 saatliğine bütün dertlerimi, sıkıntılarımı, hüzünlerimi bir kenara koyacak, Sezen’in en güzel şarkılarıyla doğum günümü 4 gün gecikmeli olsa da kutlayacağım. Bir yılın birikmiş yükünü bu konserde atacak ve 24 hazirandan itibaren bambaşka bir insan olararak yoluma kaldığım yerden devam edeceğim.
09 Haziran 2008 Pazartesi
Keneleri Üzmeyin
Neyse, efendim şimdi bu keneler neden bu kadar azdı, neden insanlara saldırmaya başladı işin bu boyutunun biraz araştırmamız gerek, her konuda olduğu gibi elimden gelebildiği, dilinmin dönebildiği kadar bu konu hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum. Kene dediğimiz , Anadaolu’da “Gene” denir, şaşırmayın!, bu küçük yaratıklar kanla beslenen ve beslenme ihtiyacını hayvanlar üzerinden karşılayan bir türdür. Özellikle, tavuk, inek, koyun, keçi vb. hayvanlara ısırarak onların kanlarını emmek suretiyle yaşamlarını sürdürürler. Peki neden insanlara saldırırlar? Çünkü, Anadoluda yok kuş gribiydi, deli danaydı derken bir sürü hayvan telef edildi. Ortamda sömürülecek hayvan kalmayınca, bizim keneler insanlara saldırmaya başladı. Ölümler çoğaldı, yeni hastalık türleri ortaya çıkmaya başladı.
Kenelerin bu durumda suçu nedir? suçları falan yok; çünkü o küçücük oyunbozanların yaşama sahasına bizler tecavüz ettik, onlar da öclerini böyle alıyorlar, ama bazı “kene” ler var ki, masum inekler ve benzerleri onları bir kilo samana, bir çuval arpaya başlarına getirir, zorla kanlarını emdirirler sonra da başlarına enflasyon, işsizlik, açlık, sefalet salgını gelince kenelere çemkirir dururlar; ama nedense keneleri söküp atmaya hiç cesaretleri yoktur bu ineklerin. Keneler ise büyük bir keyifle ineklerin kanlarını emer emer emer...
11 Mayıs 2008 Pazar
Bu yazıyı okumak Mahkeme kararıyla yasaklanmıştır!
Farkında mısınız, o kadar çok yasaklarla yaşıyoruz ki bu durum bizde paranoyaklaşmaya başladı. Sizi bilmiyorum ama ben yaşama hakkımızın bile yasaklanacağını düşünenlerdenim ki yasaklanıyor bile. Yeni sosyal güvenlik yasası, emekli olma hakkını yasaklıyor. (65 yaşına gelen bir Türk emekçisi zaten o yaşına kadar o kadar zor yaşam koşulları altında yaşamış oluyor ki emekliliğinin keyfini süremeden ruhunu teslim etmiş oluyor bilem; teslim etmese de hastalıklarla boğuşmak zorunda kalıyor) Eğitim sistemi öğrenci olmayı yasaklıyor, Amerikan özentiliği Türklüğü yasaklıyor, AB kültürümüzü yasaklıyor, Unakıtan yemek yemeyi yasaklıyor, Çin ihracatı yasaklıyor, Belediyeler yeşil alanları imara açarak nefes almayı yasaklıyor, fabrika atıkları denize girmeyi yasaklıyor, bilinçsiz kapitalistler küresel ısınmayı tetikleyerek yaşamamızı yasaklıyor... Ha pardon, bir tek doğurmak yasak değil, sağolsun başbakanımız bol bol doğurun diyor. Nasıl olsa Avrupa yaşlanıyor, fabrika bacalarının tütmesi için genç nüfusa ihtiyaç var, Türkiye işinizi görür efendim. Köle gibi çalışırlar, siz merak etmeyin. Buyrun size ortaçağ köleci uygarlıklarının 21. yüzyıl versiyonu, bir kaç yıl sonra vizyonda, Kaçırmayın!
19 Şubat 2008 Salı
ZAMAN GAZETESİ TARAFINDAN SANSÜRLENMİŞ O YAZI
İÇERDEN MIRILDANMALARALEV ALATLI
Aysel'e

14 Şubat 2008 Perşembe
EN GÜZEL SEVGİLİLER GÜNÜ HEDİYESİ
Bunun en bariz örneklerinden biri de sevgililer günü.
Dünyayı saran kapitalist sistem her şeyi yuttuğu gibi, sevgililer günü'nün asıl anlamını içine çekmiş; onu yavan, boş ve anlamsız kılmıştır.
Sevgililer günü; insanın sevgisinin, aşkının büyüklüğünü göstermekten ziyade bir sidik yarışına dönmüş, iş maddiyata dökülmüş ve asıl konumundan çok farklı bir tarafa çekilmiştir.
Markalar sevgililer günü için özel ürünler imal etmiş, acentalar özel turlar, restoranlar özel menüler hazırlamıştır.
Örneğin, Alsancak'ta gezerken gözüme kocaman bir afiş takıldı:
“ SEVGİLİLER GÜNÜNE ÖZEL MENÜLER SADECE X’DE” afişin altında küçük harflerle “ Fix menü: kalpli tabaklarda; çorba, balık ya da tavuk şiş, salata, meze, kırmızı şarap sadece kişi başı 120 YTL.”
Şöyle bir baktım afişe, hafifçe gülümseyip arkamı dönünce bir elektronik mağazasındaki afişi gördüm.: “ Sevgilinize X LCD televizyon alın, yanında hediyemiz DVD playerle HD kalitesinde görüntüyle sevgililer gününde film izleyin.”
- Hacı ne kadar bu LCD ler?
- Abi 1500 YTL den başlıyor, 12 taksite kadar yaparız.
- ... !
Daha bir çok afiş ve reklam takıldı gözüme , bende görmezlikten gelerek yürmeye devam ettim . Hatta bi ara gözlüğümü bile çıkardım; 5 derece miyop-astigmat gözle değil afişi, burnunun ucunu bile göremezsin:)
Neyse, bugün başıma gelen en komik olay ; Kıbrıs şehitleri’ne doğru giderken şişman, uzun boylu, sakallı elinde tesbihi olan ve son derece modern giyinmiş bir kuyumcu sahibinin “ Gardaş gel sevgiline bi trabzon burması verelim, o da sana versin” demesi oldu ki bu olaydan sonra mp3 playerimi de çıkarıp müzik dinlemeye başladım. Zaten gözüm görmüyordu, duymamaya da başladım. İşimi erkenden bitirip yurduma döndüm.
Akşam vakti ise yanlızlar rıhtımına demir atmış bir kaç arkadaşımla İnciraltı’na demlenmeye gittik. Biralarımızı yudumlarken gelen kalabalığın bir “sevgili topluluğu” olduğunu anlamak uzun sürmedi. Çılgınca kahkahalar, şapur şupur seslerle manasızca öpüşmeler ve benim hediyem daha güzel gibilerinden böbürlenmelerle ortamın içine ederek,kendi çaplarında sevgililer günü'nü kutladılar.
İçeride bunlar olurken, dışarıda çimlerin üzerine uzanmış iki aşık, el ele tutuşmuş birbirlerine gökyüzünü armağan ediyordu... düşündüm de, var mıydı acaba bundan daha büyük bir hediye?
20 Ocak 2008 Pazar
itf-ieu.blogspot.com yayında!
Yeni bir blog daha oluşturdum. itf-ieu.blogspot.com
Bu blogda, hazırladığım ödevleri ve projeleri okuyabilirsiniz.
Umarım okuyana faydası dokunur.
Saygılarımla
Büyük Macera 2
ve şimdi tatil zamanı!
Yaz okulu sonunda çıktığım ve 3 günde 3000 küsür km yol yaptığım büyük maceraya yeniden çıkıyorum. İlk durak Ankara, daha sonra kısmet olursa Amasya. Gene bol bol gezeceğim, eğleneceğim ve yorulacağım ama tatlı bir yorgunluk olacak bu; çünkü gerçekten çok yoğun bir dönem geçirdim ve bu yoğunluğun üzerinen gelmek için gezmelerimden kıstım. Şimdi ise yeni bir macera beni bekliyor. Biliyorum, başım gene derde girecek bizim kocamanlarla ama olsun; annecim, babacım sizleri seviyorum ama 1 hafta daha beni göremeyeceksiniz.
Alperim, Avnim salı saat 2 gibi gene aynı yerde Dost Kitabevinin önünde görüşürüz; ama fazla bekletmeyin beni haa!!! Ben alışık değilim öyle soğuklara:)
06 Ocak 2008 Pazar
YOZLAŞMA
Türk milleti, Kurtuluş savaşını birlik ve beraberlik duygusuna sahip olduğu için kazanmıştır. Bu birlik ve beraberlik tüm dünyaya örnek olmuştur. Türkiye üzerinde planları olan beyinler, Türkiye cumhuriyetini ancak vatandaşları yozlaştırarak bölebileceğini anlamıştır. Bir çok kişi türk gencinin kayıtsızlığını 12 eylül dönemine bir başkaldırış olarak adlandırmış ama 12 eylülün gizli gerçeklerine bakınca görüyoruz ki dış güçler bizleri bölmeye çalışmış, aydınlarımızı katletmiş ve demokrasimizi yaralamışlardır; ama bizler demokrasinin hala orada bir yerde var olduğunu bildiğimizden, ne durumda olduğunu merak etmemiş, onu yanlız bırakmışız. İnsanoğlu üzerindeki meraksızlık, ilgilenmemezlik sonucu doğal olarak bir şeyler hep tersine gitmiş; biz nedense sesimizi çıkarmamışız. Merakımızı daha gereksiz yönlere harcamış ve bu güdümüzü bu yönde tatmin etmişiz.
Birde git gide popüleriliği artan akıl almaz hayat felsefelerine değinmek istiyorum.Aslında insanın dünyaya karşı bakış açısını eleştirmek benim haddime değil; ama bir marjinal takılma, çılgınlık, kenarda kalmışlık düşüncesi yaygınlaşmakta ve insanları yozlaştırmaktadır; çünkü bu felsefeyi benimsemiş insanlar kendini toplumdan soyutlamış göstermekte ve kendi arkadaş çevresini böyle oluşturmaktadır. Biz millet olarak merak ettiğimiz kişilere daha çok yakınlaşacağımız için kendini soyutlamış insanlara karşı ilgimiz artacağımızdan ilgi isteyen her birey bu şekilde davranacak ve git gide kayıtsızlık durumu büyüyecektir; çünkü bu tip bireyler arasında bir sallamamazlık havası, dünya olaylarına karşı bir yorumsuluk hakimdir. “ Ben kendim için varım, kendim için yaşıyorum ; başkası ne halt yerse yesin umrumda değil” de en klişe söylemlerdir. Nerden vardım bu sonuca? Bilimsel bir kaynağa dayanmıyor, sadece kişisel gözlemlerimleulaştığım bilgiler.
Ben sorumlu bir birey olarak, insan olmanın gereklerine çok bağlı bir insanım. İnsanlar arası saygı benim için bir dünya üzerindeki en değerli şeydir; çünkü içimdeki ahlak beni asla insanlara ve olaylara karşı kayıtsız kalmama izin vermiyor. Bunda Kant’ın etkisi büyük olabilir. Bundan dolayıdır ki yapacak bir sürü işim varken oturup bu yazıyı yazıyor ve sizlere sunuyorum. Bu arada lütfen yanlış anlaşılmasın, kendimi çok önemli bir şahsiyet, üstün bir insan olarak görmüyorum; ama yazılarımın birileri tarafınan okunmasını bilmek, olumlu yada olumsuz bir sürü yorumun bana ulaşması, sonuçta yazdıklarımın okunduğunun ve birileri tarafından süzgeçten geçirildiğini göstergesidir. Amacım ise insanoğlunundaki yozlaşmayı gösterecek bir evresel bir eser yaratmak ve insanlığın yeniden doğuşuna şahit olmaktır.
17 Aralık 2007 Pazartesi
sie-mal.blogspot.com yayında!
İlgilenenlere duyurulur.
Not: İlker'i tanımamak, web günlüğünü takip etmemek için geçerli bir bahane değil.
20 Kasım 2007 Salı
Ata Efe Ataizi'ne...
Meşhur olmuştun sitede birden bire. Efe geliyor denince herkes kendini savunma durumuna sokardı. Sense işin dalgasındaysın her zaman. Dayak yerken bile gülerdin...
Yıllar geçti aradan, belki 5 belki 10 yıl... Hiç görüşmedik senle, en son geçen yaz büyükanneni ziyaret gittiğimde seni sordum:
"Hiç haber alamıyoruz, aramaz, sormaz; iyi ce hayırsız oldu" dedi. Ah teyzecim bi bilsen torununun bunu söylediğin gün, bir inşaatın 5. katında sessiz sedasız yaşama veda ettiğini.
Ruhun Şad olsun Efe, seni hep güzel anılarla hatırlayacağım. İnşallah, gittiğin yerde hakettiğin değerlere sahip olursun.
15 Kasım 2007 Perşembe
Ağustos Böceği ile Karınca...( Bir Mail)
Ağustos böcegi ve karınca hikayesini, üç ülkeye göre üç farklı şekilde yazmışlar.
Çin versiyonu
Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder. Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasin çal oynasın yazı geçirir. Ve kış gelir. Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde kışı geçirirken, Ağustos böceği açlık ve soğuktan iki gün sonra ölür.
Fransa versiyonu
Karınca bütün yaz boyunca çalışır ve kış için evini, yiyeceklerini hazır eder. Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasın çal oynasın barlarda yazı geçirir...Ve kış gelir. Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde sıcacık kışı geçirmeye hazırlanırken kapı çalar. Bakar elinde bavulu ağustos böcegi;
-Naber aptal komşum? Kışı geçirmek için Karaip Adaları'na gidiyorum da, bir isteğin var mı sorayım dedim. Hadi bana eyvallah.
Türkiye versiyonu
Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder.Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasın çal oynasın yazı geçirir. Ve kış gelir. Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde kışı geçirirken, ağustos böceği bir basın toplantısı düzenleyerek, 'Etrafta onca aç ve üşüyen varken, karıncalar nasıl bir vurdum duymazlıkla sıcacık yuvalarında yaşayabiliyorlar' diye olayı kamuoyunun vicdanina sunar. ATV, KANAL D, STAR zavallı aç ve açıktaki ağustos böceği ile karnı tok sırtı pek karıncanın resimlerini yan yana yayınlayarak tarafları tartışmaya davet eder. Türkiye olayın şokunu yaşamaktadır. Nerededir bu devlet? YBKD (Yeşil Böcekleri Koruma Derneği) 'nden bir temsilci ATV'deki TEKE TEK programına çıkarak otuz yıldır çektikleri sefaletin tek nedeninin sırf yeşil renkli olmalarından kaynaklandığını anlatır. Dünyanın en tanınmış Nobel adayı yazarımız Orhan PAMUK ve tanınmıs aydınlarımız olayı Avrupa düzeyinde protesto ederek Türkiye'yi kınarlar. Konu Bakanlar Kurulu'nda tartışmaya açılır ve Başbakan KANAL D'ye verdiği özel demecinde 'Daha önceki hükümetler tarafından bunca yıldır sorunları göz ardı edilen değerli ağustos böceği kardeşlerimizin bundan böyle huzur ve refah içerisinde yaşamalari için gerekenler yapılacaktır. ' der. Diğer yandan Reha Muhtar karıncayı canlı yayına çıkararak,'Reklâmını yapmak için zavallı bir ağustos böceginin içler acısı durumundan yararlanmaya utanmıyor musun?' diye bir güzel haşlar. Ertesi akşam TEKE TEK'te ise 'Ağustos böceğinden yürüttüğün para ve yiyecekleri nereye sakladin, öt çabuk' diye Fatih ALTAYLI' dan bir güzel dayak yer. Karınca en sonunda çareyi yurtdışına kaçmakta bulur. Ve ağustos böceği onun evine yerleşir, yiyeceklerine konar, esyalarının üzerine yatar ve refah içerisinde gül gibi yaşar gider. Ve güzel ülkemizde tarafsız ve doğrucu (!) medyamız sayesinde adalet yerini bulur. (mu?)
07 Kasım 2007 Çarşamba
Dönüyorum Saksıma
...
Olmayacak galiba,
Dönüyorum saksıma,
Bitkisel hayatıma,
Uyuşmuş duygularım...
24 Eylül 2007 Pazartesi
ÜRETEREK 10 YIL
İçinde bulunduğum sosyal grup, üretimden tamamen yoksun bir tüketici tayfası ve üstelik aralarında bunu bir meziyet olarak kabul edenler bile var. “ Param varsa harcarım, yoksa babam yollayana kadar yatarım, aç kalırım. Benim felsefem budur birader…” diye devam eden konuşmaların arkasında hep “çalışırım, üretirim” ifadelerinin gelmesini beklerim; ama gelmez; çünkü Türk toplumu olarak üretime karşıyız. Biz yatalım, birileri çalışsın, kazansın kimin umurunda? Üreterek, çalışarak, emek sarfederek zor olana ulaşmak yerine kısa yoldan köşeyi dönme planlarını yapmak daha kolay gelir bize; her ne kadar planlar gerçekçi olmasada…Biz bundan dolayı medeni milletler seviyesine çıkamıyoruz. Çalışıyoruz; ama ürtmiyoruz. Robot gibi bize verilen emiri yerine getirmekten başka bir üretim söz konusu değil; bundan dolayı beyin göçünü de engelleyemiyoruz. Ben internet imkanı olan herkesin bir web günlüğünün olmasını isterim, yerel halk mecmualarının olmasını ve belli aralıklarla halktan gelen yazıların yayımlanmasını isterim, halkın içinde müzikle uğraşanların, belediyenin yardımlarıyla halk konserileri düzenlemelerini isterim.Ev hanımlarının el sanatlarıya uğraşmasını, fidan dikmesini, çiçek sulamasını isterim. Kısacası, her alanda üretimin sonuna kadar desteklenmesi benim en büyük arzumdur.
Web günlüğümün sayacına baktığımda her gün en az bir kişinin ziyaret etmiş olduğunu görmem beni yazmaya teşvik ediyor ve 25. kez bu günlük için şu an yazımı yazıyorsam, üstelik diğer yayımlanmamış günlüklerimle kendi çapımdaki yazarlığımın 10. yılını kutluyorsam, bunu ben sade ve sadece beni yazmaya teşvik eden beyinlere borçluyum. Herkese teşekkür ediyorum.
Görkem Akbulut
2007 / İzmir
REFERANSLAR
http://www.sessizsoluk.blogspot.com/
http://www.sezenaksu.com.tr/
21 Eylül 2007 Cuma
İLK SAHUR, İLK İFTAR
Eylül ayının 12 sini, 13 üne bağladığı gece ramazan ayının ilk sahuru yapıldı.
Ben o sıralar Muğlada arkadaşlarımla birlikteydim ve hayatımda ilk defa ramazan ayının güzelliklerine onlarla birlikte şahit oldum.
Hani ramazan geldiğinde gazetelere, reklamlara konu olan o büyük aile sofraları var ya,
İşte öyle büyük ve görkemli bir sofraya arkadaşlarımla birlikte sahip oldum.
Kimimiz alışveriş yaptı, kimi yemek hazırladı, kimi sabahın mahmurluğunu atmamız için espri üstüne espri patlattı,
Sonunda 8 kişi oturduk sofranın başına ve güle oynaya sahurumuzu yaptık.
İftarımızı da böyle idi; hoş,bir ben arkamı devirip yattım ama olsun o kadarcık misafiriz ya hani o bakımdan.
Böylece, ramazan ayının getirdiği o birliktelik ve aile duygularının sevincini ilk defa yaşamış oldum.
Aslında, işin dini boyutunu bir kenara bırakırsak; yitirdiğimiz bir çok değeri nasıl özlediğimizi de böyle günlerde anlıyoruz.
Büyük aile sofraları; babaanneler, dedeler, amcalar, halalar, kuzenler… büyük muhabbetler, dedelerimizden dinleğimiz masallar, bayram harçlıkları, şeker toplanması…
Ne varsa geride kalan hepsi mazi oldu bizler için hepsi tozlanmış birer fotoğraf albümü gibiler içimizde;
İşte ramazan ayı, bugünleri özlemle andığımız bir ay.
O kadar değerimizi yitirdik ve yitirmeye devam ediyoruz ki belki de ramazan bizler için bir çeşit anma süreci.
Hani ecnebiler kendi bayramlarında ölülerini anarlar ya, işte ramazan da bizler için değerlerimiz anma ayı.
Kimbilir, belki de aç kalarak, yitirdimiz değerler için kendi kendimize ceza veriyoruz.
Sakın bana birisi çıkıp da yahu benim ne suçum var diye hayıflanmasın; çünkü hepimiz suçluyuz.
Değerlerimizin kaybolmasında bir parmağımız olmayabilir; ama kurtarılması içinde bir çaba sarfetmediğimiz ortada, kimse masum değil anlayacağınız.
Eğer masum olsaydık zaten oruç tutmamıza da gerek kalmazdı.
Bu masumiyetsizlikte küresel ısınmayla boğuşan en büyük değerimiz dünyamızı da yitirecek ve mecburen aç kalacağız.
Şimdilik sadece ramazan ayında açlığı tadıyoruz;
Dünyada açlık çeken insanları anlamak için…bir nevi empati yani.
Ama peki ya ileride?
İşin o yanını düşünmek bile istemiyorum ama şunu da söyleyeyim;
Bir insanın en temel hakkı yaşama hakkıdır. Devredilemez, vazgeçilemez ve hiç kimse tarafından alıkonulamaz.
Hepimiz suçluyuz; çünkü gelecek nesillerin yaşama haklarını ellerinden alıyoruz.
Cezamız müebbet, bari biraz akıllanalım da bir şeyler yapalım belki iyi halden yırtarız, ha ne dersiniz?
BÜYÜK MACERANIN ARDINDAN
14 Ağustos 2007 Salı
Elektirik, Su...
" Bir zamanlar köyün birinde bir adam yaşarmış. Bu adam o kadar çok alim, saygıdeğer,dürüst bir beyefendiymiş ki köyde herkes bu adamı çok severmiş. Ayrıca bu adam dini inançlarına da körü körüne bağlıymış. Günlerden bir gün bu köye sel geleceği haberi yayılmış. Tüm köy toparlanmış giderken bu adamın evine de uğramışlar. Demişler gel sende bizimle sel inecek köye. Adamda inadım inat:
"Ben gelmeyeyim Allah bana yardım eder" demiş.
Neyse, korkulan gerçek olmuş. Hızlıca bastırmış yağmur yavaş yavaş adamın evine dolmaya başlamış. Adam:
"Allahım bana yardım et!" demiş.
Der demez kapı çalmış, bir adam sırılsıklam karşısında.
"Amca tek sen kalmışsın köyde ben kamyonla geldim, gel benimle götüreyim seni" demiş.
Adam:
" Yok, bana Allah yardım eder" demiş.
Derken evi sular basmaya başlamış, korkan adam çatıya çıkmış. Sonra tekrar "Allahım bana yardım et!" demiş. Bunu da der demez bir kayıkla adam yanaşmış çatıya.
" Amca gel götüreyim seni " demiş. Adam yine:
" Allah bana yardım eder " demiş. Bu sefer su seviyesi o kadar yükselmiş ki adam bacanın üstüne çıkmış. " Allahım bana yardım et!" demiş. Der demez de bir helikopter yanaşmış, aşağıya merdiven sallamış. Adam bağırmış:
" Gerek yok, Allah bana yardım eder "
Helikopter de uzaklaşmış. Su seviyesi artmış ve adam boğularak ölmüş.
Ahrete gitmiş. Çıkmış Allahın karşısına. Allah demiş:
" Dile benden ne dilersen sevgili kulum, bugüne kadar bana sadık kaldın, emirlerime uydun..." demiş. Adam :
" Bir şey merak ediyorum, beni sel olduğu zaman neden kurtarmadın?" demiş.
Allah:
" Kamyonu kayığı ve helikopteri gönderdim ya" demiş.
10 Ağustos 2007 Cuma
Yazık...
Yalnız yaşam, benim artık üzerinde durmadığım, konuşulacak ne varsa konuşulduğu, kararların verildiği ve tüm bunlardan sonra üstüne bir bardak soğuk su içtiğim bir kavram.
Ailem, hayattaki en büyük hediyem... Çıkar ve böbürlenmeye dayalı akrabalık ilişkileri, yeşertilmeye çalışılan eski dostluklar ve lise arkadaşlıkları… hepsi mazide kaldı. Eskiye dönüp baktığımda resimlerdeki samimiyetsizliği bile görebiliyorum.Genç yaşta evini ve arabasını almış; ama insani meziyetlerden; kültür, politika, sanat…, uzak kalmış ve sırf dünyevi çıkar ilişkileri için benimle bağlantı kuran insanlar var ki bu kişiler belki de bu dünyanın bir etme bulma dünyası olduğunun en büyük tanıkları. Tesadüfi bir bağlantı, çıra gibi kolayca alevlendi, kağıt gibi birden sönüverdi; heyecanla konuştuk önce, iletişime geçtik, kopmamamız gerektiği, bunun mümkün olmadığı söylendi…ama teorikte söylenen hiçbir şey pratiğe dökülmedi, böbürlenildi, havalar atıldı ve iletişim kesildi. İşin komik yanı bunların hepsini kendi yazdı, kendi istedi ama garibim yetenek yok işte sahneye koyamadı ama bir bilse ki bu bir hayat oyunu, oynamayı bilmeyeni kukla gibi oynatırlar; önceleri kaz gibi uçar, zamanı gelince de tavuk gibi düşersin. Ondan dolayı artık bu tip gereksiz ilişkiler üzerinde ne ben ne de ailem duruyor; çünkü konuşulan konuşuldu, kararlar verildi ve tek bir kelime söylendi, yazık…
Kişiliksiz ilişkilerden bahsetmek istiyorum biraz. Bana göre kişiliksiz bir ilişki, insanın sadece sisteme ayak uydurma amacıyla yaşamış olduğu ilişki türü. Amacı sadece içinde yaşadığı fraksiyonun gereğini yerine getirmek olan, samimiyetten uzak, partnerlerin ilişki içinde sadece bedenen var olduğu ve kendi hissiyatlarını, kendi benliklerini ilişkiye katmamış olan ilişki şekli. Çok örneği var çevremde. Öğle yemeğini bedavaya getirtmek için bedenini pazarlayan kişiler, tatil maksadıyla sevgili edinenler, okul parasını çıkarmak için kendini yaşlı adamlara pazarlayanlar ve üstüne üstlük birde kollarına bu insanları takıp sevgilim diye dolaşanlar var. Hayat bu kadar ucuz ve basit olmamalı, yaşamanın bir amacı ve zorlukları var; hayatı bu kadar basite indirgeyip yaşamak bence alçaklıkrır. Ben sadece yazık diyorum…
Son olarak çıkarcı çevreden bahsetmek istiyorum. Her yere gelen, cebinden 1 lirayı bile zar zor çıkaran, aldığı bir ekmeğin her fırsatta lafını eden, yaptığı iyiliği(!) yıllarca kafana kakan ve insanları bezdiren tiplerden… bu kişilere soruyorum; yaptıklarınızdan memnun musunuz? Yani aklınız sıra insanları enayi yerine koyuyorsunuz ve zannediyorsunuz ki bu kişilerin sizin yaptıklarınızdan haberi yok? Aslında o kadar küçülüyorsunuz ki gözümüzde tahmin edemezsiniz. Bizler sadece üç kuruşluk adam diyor ve geçiyoruz. 1 lira kazanıyorsun ama neler kadar kaybettiğinin farkında bile değilsin. Yazık...
09 Ağustos 2007 Perşembe
WHAT WE KNOW ABOUT THE EFFECTS OF GLOBAL WARMING?
Bill Chamedies, chief scientist for advocacy group Environmental Defense and former proffesor of atmospheric chemistry, says “Things are happening a lot faster than anyone predicted (Bjerklie, 2006, p.6).” Global warming is the most important issue in the world; no one can exactly do something about it. If we look at the effects of global warming, we can see that they are very dangerous for human being, so everybody should have an insight about the effects of global warming. There are many effects of it; but especially; climate change, distruption of the biological world and burning forests are three main effects of global warming.
To begin with, warming of the earth surface and atmosphere causes climate change and fossil fuels; such as gasoline, coal etc. are the main issues for climate change, because fossil fuels release more CO2 to the atmosphere. Greenpeace points out that because of CO2 and other gases, there can be a greenhouse effect, trapping the heat from sun, the more CO2 atmosphere includes, the more heat is trapped and so world’s climate grows warmer. (Climate change, 2006). That is, climate change occurs. ARIC says “…we conclude that a doubling of CO2 in the atmosphere will force 1°C warming. (Climate Change, 2001)” Moreover, the amount of CO2 in the atmosphere will be more than pre-industrial level so we can see that human activities cause the climate change. ARIC (2006) claims that because of human activities, the greenhouse gases are being released to the athmosphere. In addition, Greenpeace claims that from 1860 to 2000’s, world’s temparature has increased 0.5°C. There is the best proof that this is as a result of human-caused climate change.
Secondly, global warming is disrupting the biological world that many species are likely to become extinct. If oceans are warmer, the colder continents will be warmer and the weather of the continents will change. Because of these, the biological world encounter a change. If some species of the biological world do not get used to the change, they will become extinct. For example, many species of butterflies won’t survive because of global warming. “ Researches have shown that two-third species of butterflies had changed their way. (Donellan, 2001, p.13).” In addition, Bjerklie (2006) reported that 5473 species of frogs that have already discovered are in serious difficulty and Donellan (2001) claims that 110 species have already became extinct. We know that even if only one of the species of biological world becomes extinct, the natural equilibrium will encounter damages so there may not be any equilibrium in the nature.
Finally, burning forests decrease oxygen level and increase drought. For example, plants take in CO2 and increase oxygen level and also plants decrease drought, because plants are the reason for raining. Donellan (2001) says that if forests burn, there will be less carbon absorbation so the soil dries out. If soil dries out, we will encounter hunger, because there will be no agricultural activity due to the drought. In addition, by burning forests, the biological world become extinct too. Animals cannot find a place for live in, so maybe we will encounter more animal attacks in the future.
To sum up, because of global warming; climate changes, the biological world is disrupted and forests are burning. In order to prevent the effects of global warming, we should be more responsible citizens. As everybody knows, Kyoto Treaty is very important for preventing the effects of global warming. We should be a supporter of it. In addition, we should use alternative energy, clear electricity, instead of others. BP (2006) introduce alternative energy as a new job that will use hydrogen, as well as wind, sun and naturel gas in order to bring cleaner, less carbon electricity. Because by using alternative energy, emissions will reduce in the process of producing. Schuur said that we should be hopeful about preventing the effects of global warming; because we are only at the beginning of the circle. We can stop the effects of it by controling emissions that would slow the melt of the permafrost. (Wilson, J, 2006).
References
BP. (2006). Alternativenergy, powered by BP. p1.
Cambridge: Educational Publishers.
Donellian, C.(Ed.).(2001). The global warming debate:Issues series (Vol.28).
Greenpeace (2001). The effects of Climate change. p1.
Kluger, J. (2006, April 3). The Tipping point. Time, pp. 30-38
Wilson, J. (June 16, 2006). Global Warming Threat ıs seen in Siberian Thaw, by Los Angeles Times. (newspaper article)
Görkem Akbulut
Izmir University of Economics
International Trade and Finance
31 Temmuz 2007 Salı
Eskidendi çok eskiden…
Not: Ekşi sözlükte "Esterhazy" numuzlu yazar bu şarkıyı harika betimlemiş:) En kaba ve doğru tabiriyle insanın ağzına sıçan şarkı! düşündüm düşündüm daha edepli, usturuplu ne yazabilirim diye ama sanırım bu en doğrusu. Şiir olarak da insana koyan bir eserken Atilla Özdemiroğlu'nun üstün çabaları sonucu insanın gözünden yaşı daha şarkıyı ilk kez dinlerken getirmeyi başarmıştır.
Kaynak: sozluk.sourtimes.org
Hani erken inerdi karanlık
Hani yağmur yağardı inceden
Hani okuldan, işten dönerken
Işıklar yanardı evlerde
Hani ay herkese gülümserken
Mevsimler kimseyi dinlemezken
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken
Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Hani çerçeveler boş
Hani körkütük sarhoş gençliğimizden
Hani şarkılar bizi hanüz bu kadar incitmezken
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden
Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi
Gitmiyor üzerimizden
Geçen geçti
Geçen geçti
Hadi geceyi söndür kalbim
Şimdi uykusuzluk vakti
Gençlik de geceler gibi eskidendi
Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Hani çerçeveler boş
Hani körkütük sarhoş gençliğimizden
Hani şarkılar bizi hanüz bu kadar incitmezken
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden
Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Kimse bize ihanet etmemiş
Biz kimseyi aldatmamışken
Hani biz kimseye küsmemiş
Hani hiç kimse ölmemişken
Eskidendi, çok eskiden
Söz: Murathan Mungan
Beste: Atilla Özdemiroğlu
Düğün & Cenaze
17 Temmuz 2007 Salı
Seviyor...Sevmiyor...
11 Temmuz 2007 Çarşamba
Sezen Aksu TSM konseri

Sezen Aksu İzmir Fuar Açıkhava tiyatrosunda İzmir Klasik Türk Müziği korsuna konuk sanatçı olarak katılarak mini bir konser verdi.Sezeni defalarca sahnede izlememe rağmen,bu konserde farklı bir heyecan hissettim içimde;çünkü Sezen'i ilk defa Türk Sanat Müziği söylerken izleyecektim.Tek kelimeyle müthiş bir geceydi.Seslendirdiği eserler:
- Gelsen bize akşam vakti mehtabı görürsün
- Yıldızların altında ibadet ne güzel
- Koparan sinemi ağyar elidir
- Meftunum oldum
- Muntazır teşrifine hazır kayık
- Karşıyakada izmirin gülü
- Canım benim gülüm benim
Gerçekten çok eğlendik.www.sezenaksu.biz forumdan bir kaç arkadaş ile tanıştım.Sezeni gerçekten seven ve anlayan kişilerle konseri izlemek de ayrı bir zevkti.Sezen gene yaptığı espirilerle ortalığı kırdı geçirdi ve "İzmir bana göre Türkiye'nin başkentidir" dedi ve peşine hep bir ağızdan 10.yıl marşını söyleyerek evlerimize döndük.

Anneme ve Babama
Oğlunuz Görkem.
03 Temmuz 2007 Salı
Kıskançlık
Belki çok haksızlık ediyorum,belki de saçmalıyorum ama son zamanlarda insanları gözlediğimde bu sonucu görmem kaçınılmaz oluyor.Eski zamanlara baktığımızda kıskançlık insanlar için bir nebze de olsa motivasyondu.Sahip olmadığı bir şey uğruna savaşmak zorunda olduğunun bilincindeydi insan;yani maymun iştahlılık yoktu insanlarda;fakat şimdi böyle değil.Maymun iştahlılık,ben arzusu(egolara karşı çıkamama) ... kısacası kıskançlık insanlar arasında yayılan yeni bir trend oldu çıktı.Neden yazdım bu yazıyı;çünkü bugün bir dostumu sahip olduğu ailevi ilişkilerden dolayı kıskandım;ama ne bileyim belki size garip gelebilir ama ben biraz farklı kıskandım onu.Eski zamanlardaki gibi...Tabiki de eksik kalan duyguları tamamlamak için ne gibi bir eylem sergilersin orası tartışılır ama bana güç veren,bende kuşku uyandıran bir imge bıraktı,kıskançlık.Bu imgeyi gerçeğe dönüştürdüğüm zaman bana bu duyguları tatmak için kapılar açılacağına inanıyorum,her ne kadar hiç bir şey eskisi gibi olmayacak olsa da...
11 Haziran 2007 Pazartesi
15 Mayıs 2007 Salı
SEZEN AKSU-ORAY EĞİN

04 Mayıs 2007 Cuma
Hala Akıllanamadık!
DÜZEN ARAYIŞLARI(!)
02 Mayıs 2007 Çarşamba
İYİ NİYET APTALLIK DEMEK DEĞİLDİR!
"Bu şarkı karşısındaki insanda bir kusur bulduğunda kendisindekini de keşfedenlere,aslında ondan hiçbir farkı olmadığını hissedenlere;bu yüzden hiçbir insanın kalbinin hiçbir şey için kırılmaması gerektiğine inananlara,zaten sonsuz ayrılığın olduğu bir dünyada hiçbir şey için kimseye küsmeye değmeyeceine bütün kalbiyle inanalara,kısacası bütün yapışkanlara gelsin"
Farklı değiliz.Bedenlerimiz aynı,ruhumuz aynı farklı olan özelliğimiz sadece karakterimiz.Her ne kadar bir insan zalim olsada,hırsız,katil,cani olsa da hepimiz eninde sonunda ortak bir noktada buluşuruz;çünkü herkesin ne kadar kendi "kutsal"ı olsada insanlığında da bir "kutsal"ı vardır.
Yalnız,yozlaşan ve kutsallarını yavaş yavaş kaybeden insanoğlu iyi niyeti artık aptallık olarak görmeye başladı.Bundan dolayıdır ki iyi niyetlerimiz hep suistimal ediliyor,kişiler enayi koltuğuna oturtuluyor ve hatta aptal kefesine konuyor.Neden?çünkü iyi niyetliliği,yufka yürekliliği,paylaşımı kapitalist düzen reddediyor.Bu anamalcı dünyadaki hırslar,ihtiraslar sömürüyor bizleri.Her geçen gün insalığı biraz daha geriye götürüyor.(belki de teknolojinin gelişimi ile insanlığın gelişimi ters orantılıdır diyebiliriz)
aramızda iyi niyetliler varsa da artık onlarda bu güzel özelliklerini yitiriyorlar;çünkü toplum çıkıntıları hep yadırgıyor.Şu nu da ekleyim,iyi niyetli insanlar sevgisi bol olan insandır.Bu dünyanın en güçlü duygusuna sahip olan insanlarda hayatı doya doya yaşayanlardır bundan ötürü iyi niyetlilere karşı tutumuzu değiştirsek sanırım iyi olur;çünkü yaşamayı bilmek aptallık değil,bilgeliktir!
28 Nisan 2007 Cumartesi
Sezen üzerine...
L'al
yüklenip yağsam
dökülsem damla damla toprağıma
bir deli nehir, bir asi rüzgar
olup kavuşsam uzum bağlarına
bir ciğ tanesi,
bülbülün çilesi
annemin sesiyle güne uyansam
radyoda yanık
içli bir keman
ağlasa nihavend acemaşiran
bir turna olsam, yollara vursam
uçabilsem kendi semalarıma
bir seher vakti sılaya varsam
selam versem ah sıradağlarına
komşunun kızı çoban yıldızı
yaz bahçeleri yeşil mor kırmızı
ah şişede l'al hem de ay hilal
bir daha da görmedim böyle yazı
Sezenimin müthiş sözleri,Fahir Atakoğlunun olağanüstü bestesi ve Sertab Erener'in eşsiz yorumu ile hayat bulmuş olan L'al...Benim hayatımda her dinlediğimde kanımı donduran şarkılardan...
Aslında zaman zaman dinlediğimiz her şarkı bizde bir etki bırakır;ama ben ailemden ayrı yaşamaya başladığım 2002 senesinden bu zamana kadar yaptığım yolculuklarda hep başucu şarkısı olarak gördüm L'al i,bundan dolayı içimde özel bir yere sahiptir.Hatırlıyorum da ailemin yanından Ankaraya dönerken L'al i dinleyip dinleyip ağlardım;çünkü içinde öyle bir söz varki benim içimden bir şeyler koparan,beni alıp uzak diyarlara götüren...
"annemin sesiyle güne uyansam"
O kadar özlerdim ki annemi bu şarkıyı ne zaman dinlersem,hep annem aklıma gelir ağlardım.
Bundan dolayı Sezenime,Fahir Atakoğlu'na ve Sertab Erener'e teşekkürlerimi bir borç bilirim.
Sabahlamak-özellikle bir öğrenci için-hiç de yabancı olmadığımız kavram.Aslında benim için ise bir rahatlama sürecidir sabahlamak;çünkü sabahlarken sadece kendimle ilgili konularla uğraşırım asla ders çalışmam,bu da bana büyük bir zevk verir.Loş bir ortamda yazı yazarak,düşünerek,Sezen dinleyerek,çayımı yudumlayarak geceyi geçiririm.Hoşlandığım işlerle uğraştığımdan dolayı bir bakımdan sabahlamak benim için bir meditasyon gibidir.Kendimle ilgili bilmediğim özellikleri keşfetmek,ruhun derinliklerine dalmak ve hayal kurmak için en uygun zamanı sabahlarken bulurum;bundan dolayı uyandığımda kendimi daha dinlenmiş olarak hissederim.
22 Nisan 2007 Pazar
YALNIZLIK ÜZERİNE
İnsan bir eyleme geçmeden önce aklıyla o eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceğine karar verir,ruhuyla da eylemin niteliğine göre harekete geçer;fakat eğer aklın X eylemine karar verip de,ruhun Y’ ye yönelirse iş kötü.Bunu şöyle açıklayalım,genellikle sokakta yürürken kendimizle konuşuruz ve ne konuştuğumuzun farkına varamayız sanki bir çeşit transın içindeyiz.İşte bu durumda akıl il ruh çatışır.Birinin onayladığını diğeri onaylamaz.Şimdi diyeceksiniz ne var bunda herkeste ara sıra olur neden “yalnızlık” diyorsunuz ki?Eğer siz her gün yolda yürürken sürekli kendinizle konuşuyorsanız ki bu aklınız ile ruhunuzun sürekli çatıştığının göstergesidir,sizde bu çatışmadan haliyle rahatsız olduğunuzdan benliğinizi yavaş yavaş,belki fark ederek belki fark etmeyerek,bedeninizden uzaklaştırıp bir hayal dünyası içerisinde yaşamaya başlarsınız.İşte yalnızlık bu hayal dünyasıyla birlikte sizi sarmaya başlar.Sinsice yaklaşır önce,arkadaş gibi tanıtır kendini,niyetini sonra anlarsın,onun niyeti hayatı sana zehir etmektir.Seni tüm insani faaliyetlerden yavaş yavaş soğutur ve yeni tanıştığın o hayal dünyasına seni muhtaç duruma düşürür,işte o zaman seni tam olarak ağına düşürür;çünkü hem bedeninden hemde dış dünyadan bilhaber olursun.İyi niyetle kurduğun o hayal dünyası bir anda kabusa döner ve içinden çıkılmaz bir hal alır.
İnsan yalnızlık rüzgarına kapıldığı zaman kendine sığınacak bir kapı bulamaz ,sürekli kendisinin bile ne olduğunu bilmediği eksikliklerden yakınır;ömrü bu eksiklikleri aramakla geçer ve eksikliklerini tamamlayacak uygun maddeyi,düşünceyi yada kişiyi bulamaz;çünkü bedenine çoktan veda etmiştir.Ayrıca,bu rüzgara kapılan kişi çevresinden farklı olduğunu düşünür bundan dolayı cinsel tercihleri hemcinslerine göre farklı olabilir.
İşte bu durumda insan çok zor duruma düşer,çevre ile de ilgisi iyice kesilir,ailesiyle de,kendi kabuğuna çekilir ve hayatı sadece sorgulamakla,homurdanmakla,düşünmekle,huzursuzlukla,iç çekişmelerle ve cinsel bir kimlik arayışıyla geçer.Bu tip bir durumda insanın doğruyu bulması zor bir durumdur;çünkü bedeni saran huzursuzluk insanı çileden çıkarır,kişi başına sürekli beklenmedik işler açar ve kendini zor duruma sokar ve sürekli girdiği girdaplardan çıkmak için verdiği savaşlardan yorgun düşer.Sonuçta yorgunluktan girdiği o hayal dünyasının duvarlarını yıkamaz.
İşte yalnızlık bu,yani hiç arkadaşım yok,sevgilim yok diye kuruntu yaparak insanların huzurlarını bozmasına gerek yok;çünkü biliniz ki huzurunuz yerindeyse yalnız değilsiniz…(Katkılarından dolayı S.’ye saygılarımla…)
YAZMAK
Yazmak;öncelikle insanın kendini tanıması için bir araç,hayatı tanıması için amaçtır;çünkü hayatı oluşturan süreçlerin her aşaması insanın kendini tanımasıyla aşılır. Kişioğlu hergün yeni şeyler öğrenir ama öğrendiği şeylerin farkına varamaz ne zaman ki eline kağıt kalem alır;o zaman öğrendiği bilgileri kullanmaya başlar ve yazdıkça da birikimleri teker teker ortaya çıkar;yani yazmak edimi öğrenilen bilgilerin ortaya çıkmasında da bir araçtır.Araçların hepsi bir süreç sonundaki amaca hizmet ettiğine göre belki de araç-amaç etkileşimini en iyi açıklayan kavramdır ‘yazmak’.
‘Yazmak’ edimi uzunca da bir süreç gerektirir;çünkü yazar bir konu hakkında yazmadan önce bilgi sahibi olmak için araştırma yapar, eski bilgi ve deneyimlerini yoklar ve bunları harmanlayarak genel bir yargıya varır.Geçen bu süreç içinde yazarın sağlıklı olarak bir yargı ortaya çıkarabilmesi için sabırlı ve özverili olması da gerekir;çünkü ‘yazmak’ zor bir edimdir alelacele ve emek sarfetmeyerek bir ürün ortaya çıkmaz ; yani bugüne kadar hiç kitap,gazete,dergi vs. okumamış,bilgi birikimine sahip olmayan kişiden edebi bir metin yazmasını beklemek yanlış olur, bu kişi ancak bir şeyler karalayabilir ve hangi limandan çıkıp hangisine gideceğini bilmeden arada gider gelir.
‘Yazmak’ ediminin ürünleri edebi bir kimliğe sahip yazılardır ;makale,fıkra,deneme,öykü…gibi hayatın içinden kopup gelen ve hayatı farklı renkler ile betimleyen yazılar…farklı renklerle dokunmuş,değişik tatlar içeren,hayatı anlamlı kılan,olaylara ışık tutan,düşündüren,eğlendiren,güldüren,ağlatan…yani kısacası hayatın kendisi gibi yazılar;çünkü insanlar edebi bir metini okuduğu zaman gerçek hayatla tutarlı olmasını ister,okuduğu eserde hayatı görmek kahramanlarıyla kendini özdeşleştirmek ister.İster makale ister öykü olsun,sonuçta insan için yazılmış olması ve insanlığa hizmet etmesi sanırım bir yazının en önemli vizyonu olmalıdır.
Sonuç olarak,’yazmak’ edimi ve ortaya çıkan ürünü sanıldığı kadar kolay bir iş değildir.İsteyen herkes eline kağıt-kalem alıp yazabilir yani sadece ‘yazmak’ edimini gerçekleştirmiş olur ama ortaya çıkan ürünün edebi bir metin olup olmadığı tartışılır;çünkü yazmak edimi ortaya çıkan ürünle birlikte anlam kazanır.Biz zaten bu edim sonucu edebi bir değer taşıyan ürün ortaya koyan kişilere ‘YAZAR’ demiyor muyuz?
21 Nisan 2007 Cumartesi
Yaşam Felsefem
Kimin ne hakkı var ki karışır hayatıma
Hesap soramaz bana kim çıkarsa karşıma
Kimin ne hakkı var ki karışır hayatıma
Hür doğdum hür yaşarım kime ne kime ne
Köle miyim sana ben sana ne sana ne
Zararım kendime kime ne kime ne
Sen bak kendi derdine sana ne sana ne
Bu kalp benim değil mi severim severim
Canım nasıl isterse gezer eğlenirim
Her günüm mutlu benim kim ne derse desin
Canım nasıl isterse gezer eğlenirim
Söz:Ülkü Aker



