06 Ağustos 2009 Perşembe

100.

Yaklaşık 3 senedir karaladığım, düşüncelerimi paylaştığım bu web günlüğümü kapatma kararı aldım. Çok zor bir karar değildi, aslında büyütülecek hakkında yazı yazılacak bir karar da değildi. Ancak, zaman geçtikçe farkettim ki 100. yazımda son vereceğim bu blog için belki 200 tane yazı yazdığımı ama arada kendimi kandırarak bu yazıları yayından kaldırdığımı biliyorum. Hiç bitmesin umuduyla sildiğim onlarca yazının hesabı bana kalmış ama artık hayatımda radikal kararlar alabileceğimi düşündüğüm şu son bir iki hafta içinde, eski beni bir kenara koyarak yeni benle büyük bir düş yolculuğuna çıkma kararı aldığım gün; aslında geride bırakacağım tonla anının ağırlığını yavaş yavaş sırtımdan atmaya web günlüğümü kapatarak başlayacağım galiba. Kapatacağım derken, yayında aslında; ama yazı yazmayacağım. Güzel bir tecrübe oldu benim için. Sıcak ve samimi bir platformdu web günlüğüm. Ama, yaşımın ağırlığını kaldırabileceğimi hissettiğim şu günlerde artık eski benle ilgili her türlü alışkanlığa son veriyorum. Çok yoğun geçecek bir senenin ardında beni bekleyen Avustralya macerası için hazırlanacağım. Evet, gidiyorum. Çok uzakta, aklımın ucundan dahi geçmeyen bir kıtaya, aborjinlerin diyarına Avustalyaya gidiyorum... Çeşmealtında sıradan ve sıcak bir günde tanıştığım emekli bir askerin anılarıyla aklıma kazınan Avustalya, University of New South Wales üniversitesiyle olumlu yönde giden görüşmeler ışığında birden hayatımda yer edindi. Son 1 haftadır maksimum performansla ders çalışıyor, cv hazırlıyor, TOEFL'a hazırlanıyor aynı zamanda bir sürü gerekli evraklar için tercüme yaparken kendimi bulduğumda, aslında biraz da mutlu olduğumu düşünüyorum. Bir zamanlar psikolog yardımıyla kurtulmaya çalıştığım hiperaktivitenin, aslında benim için ne kadar da önemli olduğunu son 1 hafta içinde anladım. Çalışmak güzel bir şey ki özellikle üzerinde çalıştığınız olay aslında büyük bir macera ise, tüm bu hazırlıkların yanında büyük bir cesaret sınavı da sizi bekliyor oluyor. Tamamen ters bir coğrafya. Güney yarım küre, farklı bir kıta ve tecrübe edilmemiş gerçekler 1 sene sonra beni bekliyor. Bütün yaşanmışlıkları bir kenara bırakak yeni bir hayat bakalım neler getirecek hayatıma büyük bir merakla bekliyorum.
Bu 100. yazımla birlikte benim web günlüğümü takip eden, yorumlarıyla bana destek olan herkes! Kocaman bir teşekkürü hak ettiğinizi söylemeden gitmeyeceğim. Lütfen kabul buyurunuz efendim.
Saygılarımla
Görkem

03 Temmuz 2009 Cuma

Son Söz: Sessizlik

İnsanlar hatalarıyla olgunlaşırlar. Yaptıkları her hata, bireylerin gündelik yaşamına bir gerilim veya sıkıntı silsilesi olarak yansıyor olsa da, aslında gelecekteki kişilik oluşumumuz ve hayata karşı bakış açımızın şekillenmesinde çok önemli bir rol oynuyor. Kendimden örnek vereyim. Bir zamanlar çok konuşuyordum. O kadar fazla konuşuyordum ki ne verdiğim sözü hatırlıyordum ne de söylediklerimi. Birkaç gün sonra bir arkadaşım, söylediğim bir sözü anımsatınca; bir an duraksıyor ve bunu ben mi söyledim gibi şaşkın ifadeyle çevreme bakınıyordum; çünkü konuşurken otomatiğe bağlıyor gibi bir durum söz konusu oluyordu. Bu durumdan arkadaş çevremin şikayetçi olması yetmedi, kendimi kendime şikayet etme noktasına gelince bende bir durulma başladı. Daha az konuşur oldum. Daha az konuştukça daha fazla mutlu olmaya başladığımı hissettim. Gereksiz sözler vermeyerek, gereksiz sorumluluklar altına girmeyerek aslında hayatımdan koca bir yükü çenemle atmış bulunuyordum. Derken,“O”nla tanışınca her ne kadar konuşsam da ketum tavrımı hep sürdürdüm. Ben ne kadar ketum ise o da bir o kadar gevezeydi. O kadar çok çenesi vardı ki günde 11 saat derse girdiğim zamanlar bile daha az yoruluyordu beynim. “O”nla da çok hata yaptım, yapmadım değil; ama hatalarımdan ders aldım. “O”nun en büyük hatası o koca çenesine hakim olamamasıydı. Konuşur konuşur susmaz, anlata anlata bitiremezdi. On saniye sussun, ne kadar yorulduğumu hissederdim. Zaten sonunda ismi unutuldu, “O” olarak kaldı. Ancak, arada sırada hala çenesine hakim olamaz ve beni rahatsız eder. Hatıraların içine sıçmak gibi bir arzusu vardır “O”nun. Yalnız, şunu bilsin ki “O”, hiç de tınlamam kendisini. “O”, attığı smsleri hiç okumadan sildiğimi, kendisine karşı en ufak bir saygımın kalmadığını bilsin. Bana yakıştıramadığını söylediği sıfatları benim en yakın arkadaşlarıma, bana yakıştırarak söyleyen bir insan evladına karşı verilecek en güzel tepki gene susmaktır. Bir daha asla ama asla “O”nunla ilgili hiçbir şey yazmıyorum, güzelim zamanıma yazık.
Son söz olarak da bu Ademoğlundan bir daha beni rahatsız etmemesini rica ediyorum.

25 Haziran 2009 Perşembe

Dede Torun

İlkokula gittiğim yıllarda içeriğini pek hatırlamıyorum ama, Milli Eğitim Bakanlığının bir projesi vardı. Bu proje kapsamında deli gibi kitap okuturdu öğretmenlerimiz bize. Tamam kitap okumak kadar önemli ve eğlenceli başka bir uğraş yok; ancak kitapları nedense bizler seçemiyorduk. Bundan dolayı genel bir bıkkınlık durumu hakimdi ben ve arkadaşlarım arasında. Çünkü okuduğumuz kitapların birçoğu kız öğrenciler içindi. Örneğin, İpek Ongun’un “Bir Genç Kızın Gizli Defteri” serisi. Kitapta Serra Noyan isimli geç kızın kaşlarını almasından, ilk ağdasına; ilk sevgilisinden ilk adet dönemine kadar ne var ne yoksa okuduk ki okuduğumuzda 8-9 yaşlarındaydık. Okuduğumuz bu kitaptaki özellikle o yaştaki erkekler için aklına takılan soruları sorabileceği bir kurum olmamasından dolayı hep böyle ondan bundan çekinerek okuduk bizler o kitapları. Müfettişler gelip, teker teker tahtaya kaldırıp kitap özetletirken bayan öğretmenimizin yanında “Öğretmenim adet dönemi ne demek, kitaptan anlayamadık” diyen arkadaşlar da aramızdan çıkmadı değil. Bu yüzden bizim tayfa hep biraz seçici olmuştur kitap konusunda. Çok okumaz, ama okuduğunu hemen okur, kaptırır kendini. Onun bir kitabı başkasının on belki de yirmi kitabına eşdeğerdir diye düşünüyorum. Neyse, aradan zaman geçti bir gün ilkokul öğretmenimiz elinde bir kitapla sınıfa geldi. Bugün bizlere küçük hikayeler okuyacağından söz etti. Garip bir tasarımı vardı kitabın. Kapağında bir mide figürü ve midenin içinde bir makine vardı. Kitabın ismi “Lüp Lüp Makinesi” idi ve yazarı usta mizah yazarı “Muzaffer İzgü”. Kitaptan hikayeler okumaya başladı öğretmenimiz. O kadar samimi ve komik hikayeler vardı ki içinde, hepimiz en kısa zamanda Muzaffer İzgü’nün kitaplarını almaya ve okumaya başladık…
Aradan yıllar geçti ve üniversiteye başladım. Üniversitede bir Türk Sanat Müziği kulübüne üye oldum ve çalışmalarına katıldım. Kulübümüzün başkanı kısa boylu, tombiş, şeker bir kızdı. İsmi de Pelin. Muhabbetim yoktu ama sevmiştim onu. Tatlı bir gülüşü ve garip bir sahiplenme duygusu vardı Pelinde. Derken soyadını öğrendim, İzgü. Cebren ve hile ile Yazar Muzaffer İzgü’nün torunu olduğunu öğrendim. Daha sonraları ilk konserimize Muzaffer İzgü de geldi ve Nursal Hocamıza çiçek verdi. Aman allahım, bizim yıllarca kitaplarını okuduğumuz, çocuk halimizde kahramanımız olan Muzaffer İzgü karşımızda…
Neyse efendim, kulüpteki iletişim faliyetlerini arttırdığımda Pelinle daha da ilerledi dostluğumuz. O, garip bir insandı benim gözümde. Hani meleklerden söz edince gözlerimiz ışır ya onun gibi bir etki bırakırdı insanda. Hep hayal ettiğimiz, binbir çiçekle bezenmiş o düş bahçelerinde kurduğumuz dost sofralarında olması gereken kişilerdendi. Kocaman bir sevgi yumağıydı. Gerek ailesine, gerek sevgilisine, gerekse dostlarına garip bir sevgiyle doluydu Pelin. Her zaman mesafeliydi, ama bilirdim beni sevdiğini.
Çok şey paylaştık onunla. Onunlar buluşacağımız vakitler hep özeldi benim için. Pelin her telefon ettiğinde en kötü günümde olsam bile ufak bir tebessümle kapatırdım telefonu. Bir gün bile onun yanında kendimi üzgün, mutsuz yada sinirli olarak hatırlamıyorum.
Kardeşim der bana şimdi. Uzakta olsa da korur beni sözleriyle. Kötülüğümü hiç istemez. Bir abla benim için, en sahici sahiplenme duygusunu tattığım özel insanlardan. Kendimi o kadar şanslı hissediyorum ki Pelin seni tanıdığım için, tanrıya bir kere daha şükrediyorum hayatımda olduğun için. Hak ettiğin bütün güzelliklerin seni bulacağından fazlasıyla eminim.

Kardeşin Görkem

İyiki doğdum, 23 oldum






Yaş ilerledikçe, daha doğrusu büyüdükçe insanın sırtına binen hayatın yükü her geçen gün ağırlaşıyor dolayısıyla insan, yaşamanın ağır bedelini gün geçtikçe daha acı bir şekilde ödemek zorunda kalıyor. Zaten üzerinde yaşadığımız coğrafyanın adaletsiz düzeni belimizi bükmüş durumda. Yani ne yana bakarsak bakalım safi, tam anlamıyla pür bir mutsuzluğun kol gezdiği yadsınamaz bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Bu gerçeğin dışında da gündelik hayatın rutin uğraşları içinde bireyin kaybolması bu mutsuzluğu iyice katlanılmaz kılıyor. Bu koşullar altında psikologlara ve sosyologlara düşen görev sayısı hayli kabarık durumda olmasına rağmen, ekonomik koşulların yetersizliğinin getirmiş olduğu çaresizlik psikoloji gibi insanı inceleyen bilimlerin insanların her geçen gün karmaşıklaşan yaşamını açıklamakta zorluk çektiği de ayrı bir sorun. Herkes bu adaletsiz coğrafya üzerinde psikologlara gidecek kadar iyi bir maddi imkanlara sahip olmadığı için, sorunlar bir çığ gibi insan yaşamında büyüyor ve bireyi depresyona sokuyor. Bundan dolayı yeni yaşıma girdiğim şu günlerde yaşamım hakkında pek de fazla yorum yapmamaya çalışıyorum. Çünkü, işin içinden çıkamıyorum. Kendimi gözlemlemek bile zor gelirken, hayatımı masaya yatırmak hiç de kolay bir şey olmasa gerek. Bundan dolayı, aslında herkesin bildiği ortak bir kanıyı uygulamaya soktuğum için mutlu sayılırım. Peki nedir bu ortak kanı? Elimde olan değerlerin kıymetini bilerek, onlarla mutlu olmaya çalışmak ve anı yaşamak. Hepsi bu kadar. O kadar kompleks, çözülmesi zor bir matematik problemi gibi değil. Basit, kolay anlaşılır ve kolay uygulanır bir kanı. Ancak, her ne kadar basit diye betimlersek betimleyelim, gündelik hayatta herkesin uygulayabilmesi çok da kolay değil. Eğer, uygulayabilseydik sokakta yürürken yüzü asık insanlarla karşılaşmazdık. Dolayısıyla, mutluluğun yayılması için öncelikle Üstün hocanın da belirttiği üzere küçük şeyleri uygulamalıyız. Ben kendimden örnek vermek istiyorum. O kadar güzel insanlar varki çevremde, hepimiz birbirimizin daha ne kadar mutlu olabileceğini düşünüyoruz. Hepimiz, birbirimizin iyiliği için varız. Birlikte üzülmek ve sevinmek; birlikte ağlamak ve gülmek… hayata dair her acıyı birlikte, omuz omuza göğüslemek için…
İşte 19 haziran Cuma gecesi oturup bunları düşünüp, hayallere daldığım sırada cep telefonuma gelen mesaj ve çağrı silsilesi ile birlikte yeni yaşımı kutlayan onca dostlarım ve arkadaşlarımla mutlu olabiliyorum. Doğum günümde bana mesaj gönderen, telefon eden arkadaşlarım varsa, küçük bir kekle de olsa bana değer verdiğini belli eden bir Kerilim varsa, üç beş kuruşa saatlerce çalışan ve kendi aralarında sürpriz bir doğum günü partisi hazırlayan, çam sakızı çoban armağanı çok kıymetli hediyeler sunan iş arkadaşlarım varsa, beni arayıp hal hatır sorup, her zaman derdimi dinleyen ve deva bulan Burcum varsa, can dostum Avnim, isyan etsede beni unutmayan pamuk sesli Hemşom varsa, çat kapı gelen beraber kordonda kahvaltı yapıp, bostanlıda dondurmamızı yiyip, kahvelerimizi yudumladığımız can kardeşim Havvam varsa, uzaklada olsa da hep yanımda olan ahretlik kardeşim Yasinim varsa, her şeyden önemlisi canımdan da kıymetli bir ailem varsa, ben daha ne isterim?
Galiba belamı :)
Ben gerçekten iyiki doğmuşum, sayenizde bir kere daha anladım dostlarım.

Hepinize sonsuz teşekkürler.

Hepinizi seviyorum.

19 Haziran 2009 Cuma

İzmir Sevdası


Buram buram ıhlamur kokan bir sahilde yürüdüm bu gece.
Martılar sevişirken yakamozlara karşı
Körfezin derin mavisinden süzülen imbatla uyudum ben
Sen yokken yanımda, sadece İzmir vardı sarıldığım.

Binbir renkli çiçeklerin arasında dolaştım,
Arı olup çiçeklere tek tek seni sordum,
Sonra cılız bir imbat sürükledi beni kordon boyuna,
Çimenlere uzandım
Dolunay şahidimdir
Yıldızlarla birlikte yanımda sadece İzmir vardı…

Sana aşık değildim ben,
Gönlümden bir parça koparmıştım sana ama;
Kalbimi İzmir’e bırakmıştım.

5 Sen 5 Ben

1

Sen,
Nedenini asla bilemeyeceğin bir sebepten dolayı beni kaybettin.
Senden ayrıldığım gün,
Özgürlük kadehini kaldırdım körfeze karşı
İlk defa ayrılık koymadı bana.
Bir damla göz yaşı bile dökmedim.
Vicdanım çok rahat ayrıca,
Uykularım da tam.
İstediğin kadar duygu sömürüsü yap,
Vız gelir tırıs gider bayan,
Çünkü,
Bu aşk masalını yazan da sensin,
Bozan da…
Ve
Bir suçlu arıyorsan bana değil,
Dön kendi içine bak.


2

Sen,
Çevrendeki herkesin seni hak ettiğine inanıyorsun.
Seni hak etmeyeni, yanına yanaştırmıyorsun.
Buna da huzur diyorsun.

Ya karşındaki senin onu hak etmediğini düşünüyorsa?
Onun huzuru, senden uzaklaşarak bedenini sarmalıyorsa?
E buna da kazık diyorsun.

Bence sen ne dediğini bilmiyorsun!


3.

Sen,
Bana aşık olmadın.
Aşık olduğun adamı, benim bedenimde aradın.
Bu yüzden,
Ruhumu hiç göremedin.


4.

Ben,
Senin eserindim,
Bana bakarken aslında kendini görmeliydin.
Hatalarım da senindi, günahlarımda…
Bu filmi yazan ve yöneten kişiydin sen,
Ben ise basit bir figurandım.
Sen ne dersen onu oynadım.

5.

Sen,
Bazen kendini bulutların üzerinde,
Bazen Kaf dağının ardında
Görürdün.
Sınırların yoktu senin,
Çok yüksekteydin sen,
Ben yerde bir karınca misali gözünde.
Bastın üzerime,
Ezdin beni,
Öldürdün.

O adam yok oldu.

6.

Ben,
Benimseyemedim seni,
Önemseyemedim,
Erteleyemedim senin için hayatımı.
Her defasında tekrar denedim,
Baştan başladım.
Ama olmadı.
Sevemedim seni,
Dokundun ama,
Çalamadın kalbimi.

7.

Sen,
Kırılmış gibiydin bu ilişkide,
Ama
Asıl kırılan, üzülen bendim.
Sen,
Her daim hatalarımı, günahlarımı yüzüme vurdun,
Ben ise hep sustum.
Sonra alıp başımı gidince şerefsiz oldum.
Ben şerefsiz olmayı kabul ediyorum bu durumda.
Ama sen de,
O sözlerinde,
Yerin dibine girmeyi çoktan hak ediyorsun.

8.

Ben,
Seni çoktan gömdüm derinliklere,
İstesende çıkamazsın...

9.

Ben,
Hiç kıskanmadım seni.
İçimde en ufak kıskançlık belirtisi yoktu.
Bir ara kıskanır gibi oldum, seviyorum galiba dedim.
O gün sözlerinle düşüncelerimi darmadağın ettin.
Yüzüne söyleyemedim,
Ama inan hep haykırmak istedim,
Seni sevmiyorum diye…

10.

Ben,
Her zaman iyi hatırlamak isterdim seni,
Güzel anılarla,
Toz pembe hatıralar gün ışığı gördüğünde,
Gülümsemek isterdim.
Ama iki hafta sonra yıktın beni,
Darmadağın ettin.
O kadar çirkinleştin ki gözümde,
Seni gerçekten öldürdüm içimde.
Cesedini yaktım,
Küllerini inciraltından körfeze savurdum.
Bir de sigara yaktım üstüne.
Her nefeste öldürdüm beyin hücrelerimi,
Tamamen sildim seni,
Görsem de tanımam artık.
Kendini öldürttün ya bana,
Helal olsun.
Ellerine sağlık.

31 Mayıs 2009 Pazar

Eskimeyen yaşlanmaz, güzel olan her şey yeniden!


Göksel, bana göre Türkiye’nin en iyi bayan vokallerinden birisi. Her ne kadar tarzı gereği o gerçek, güçlü sesini bize dinletmese de, yaptığı her albümü beğenerek dinliyorum. Ama, özellikle son albümü “Mektubumu Buldun mu?” bence kusursuz bir albüm. Her şarkısı kendini dinletiyor. Bunun yanında dinleyeni de alıp götürüyor uzak diyarlara… Dinlediğim her şarkı, eski türk filmlerinin o masum aşklarını, tatlı atışmalarını aklıma getiriyor. Getirdikçe de geçmişin masumluğuna duyulan özlem ağır basıyor ve alıp başını gidiyorsun. Bedenin yaşadığın an’da olmasına rağmen, maneviyatın bedenden ayrılıyor ve siyah beyaz bir filmde boğazda balık tutan bir figuran oluyorsun. Cigaranı tüttürüyorsun boğaza karşı, tüm dertleri yakarken ucunda… Sonra, kalbini gittiğin o yerde bırakıyor ve yaşadığın zamana geri dönüyorsun. Bilinmezlik sarıyor bedenini, doğru yada yanlış kararlar veriyorsun. Neden biliyor musunuz? Çünkü, kalbinizi bıraktığınız o boğaz kıyısında ki masumiyeti hiçbir yerde, hiçbir kalpte ve hiçbir bedende bulamıyorsunuz. Sadece arıyorsunuz. Bu yüzden zaman zaman yanlış kararlar olsa da, verilmiş kararların arkasında durarak o boğaz kıyısına gidip, cigara tüttürmekte fayda var. Kim bilir, belki de kaybettiğimiz masumiyeti orada tekrar bulabiliriz.


Ağzına sağlık Göksel.

31 Mart 2009 Salı

Abuk Sabuk Bir Yazı


Hayatta bazen öyle durumlarla karşılaşıyoruz ki ister istemez insan içinde bulunduğu durumu yadırgamaya, hayır yanlış kelime kullandım tam anlamıyla garipsemeye başlıyor. Aslında hep seninle birlikte olan, senin olan; ama ayrılığın yakın olduğu, bütün bu güzelliklerin bir gün bitip rüyaların son bulacağı bir gerçeklik silsilesinin bedenini sarmalayacağı günü düşünerek, sevincini, gururunu maalesef çok da fazla gösteremiyorsun. Anı yaşa durumu var ya, tamamen gözünün önünde eriyip bitiyor, bir yandan sevinirken aynı zamanda garip bir hüzün seni alıp götürüyor başka diyarlara.
Öğrencisi olduğum İzmir Ekonomi Üniversitesindeki tek sosyal faaliyetim olan Türk Sanat Müziği kulübümüzün Seher Dilmaç Meriç hocamızla birlikte sürdürdüğümüz çalışmalarımızı sergilediğimiz konserimizi 26 Mart’ta Konferans salonunda yaptık. Tıka basa dolu bir salonda, beklenenin de çok da üzerinde bir katılımla felekten bir gece çaldık. Amacım, kulübümüzü övmek değil. Katılımın fazlalığı da çok da ilgilendiğim konu değil; ama eminim hiç kimse sahnedekiler yani bizler kadar eğlenememiştir. Müthiş bir ekip, müthiş bir eğitmen, müthiş bir orkestra ve müthiş bir konser... Bunu diyebilecek kadar haklı hissediyorum kendimi bu yazıyı yazarken.
Ancak, biliyorum ki bu senenin sonunda artık böyle bir ekiple, böyle güzel konserlere imza atamayacağız. Konserlerden önce, aynı ekiple tekrar bir araya gelemeyeceğiz. İlişkimiz tabii ki sürecek; ancak kulüp arkadaşı olarak kalmamamız maalesef mümkün olamayacak. Beni asıl üzen nokta bu. Şöyle bir hafızamı kurcalıyorum ve anılarım şimdiden depreşmeye başlıyor. Hatta bu yazıyı yazdığım gün akşamı tekrar kulüp çalışmamız var ve ben şimdiden iple çekiyorum bu çalışmamızı. Pınar’ı, Pelin’i şimdiden özlüyorum. Her hafta Salı, saat 15:30 da okulda buluşup, kulüp olaylarını paylaşmak, hayatımıza biraz daha fazla anlam katabilmek adına bir araya geliyoruz. Bu nasıl bir etkidir bilmiyorum, ama işte anlatamıyorum. Kelimelere dökemiyorum. Birkaç saat sonra bir araya geleceğiz; ama ben o birkaç saatin nasıl geçeceğini bile bilemiyorum. Kendime meşgale buluyorum, uyuyorum ne bileyim boş boş oturuyorum ve Salı günleri 15:30’u bekliyorum. Hoşça vakit geçirdikten sonra, kulübümüze gidiyorum. Müzeyyeni özlüyorum, Nejla’yı özlüyorum…ama biliyorum ki bu yol arkadaşlığı bu sene son bulacak, seneye sizler aramızda olmayacaksınız. Hepinizi seviyorum arkadaşlar, hepinizi… ancak biraz ayrımcılık yapmak kişisel hakkım. Pelin’i daha bir çok seviyorum ve daha da bir çok özleyeceğim ben galiba…
Edit: Bazı kimselere layık olduklarından çok daha fazla ilgi gösterildi. İyilikle, güzlellikle hatırlanacakları yerde; hep yaptıkları eşşeklikleriyle hatırlanacaklar!!! Kendi elleriyle yaktılar bu gemileri, ben bir şey yapmadım. Ama şunu bilsin ki o şahsiyet: Balta döner sap döner, gün gelir hesap döner!!!

17 Mart 2009 Salı

Havva Güney İçin...


Uzun zaman oldu sevdiklerim hakkında yazı yazmayalı. Bu sıralar başımda kavak yelleri estiği için, sevdiklerim için bir şeyler yapamamanın verdiği sıkıntıyla yazacak bir şeyler arıyordum kendime. Yazmak, benim için artık yaşamsal bir gereksinim olduğu için, yazacak bir şey bulamadığımda madde bağımlıları gibi oluyordum. Ne yapayım, nereye baksam körfez, nereye baksam martılar, ağaçlar, çiçekler… bunların hepsinin altında birer anı gizliydi. Mesela körfezin derin mavisine daldığım zamanlar, aklıma hep o gelir… Hemen kalkar, tavşan kanı bir çay demlerim kendime, bir Malboro yakarım, eski fotoğrafları karıştırır onun resmini bulur, yanıma koyar ve içimden “ keşke burada olsan da iki laflasak” derim. Derken bir bakmışsım, cep telefonuma bir kısa mesaj gelmiş. Kalp kalbe karşı derler ya, bilirim kimin o mesajı kimin attığını. O, bana Sezen Aksu’dan İstanbul’un gizli saklı köşelerinden dem vurur, ben ona körfezin derin mavisinden. Avuturuz kendimizi. O ki işi gereği şehir şehir dolaşır; ama kalbini hep İzmir’de bırakır… O ki dünyanın en güzel kızı, en tatlı gülen insanı, en kötü zamanlarda sırtını sıvazlayanı… En imkansız zamanlarda sana üç-beş dakika ayırıp, derdini kederini alan, seni yaşama bağlayan bir insan… onu tanıyanlar zaten biliyorlar, ki ben zaten bu yazıyı onu tanımayanların, yer yüzünde her anlamda güzel bir insanın yaşadığından haberdar olması için yazıyorum, Havva Güney için yazıyorum.


Havva’lı Yıllar

Üniversitede, kimsenin önemsemediği, bir avuç insanın sahiplendiği, kıyıda köşede kalmış, kendi ayakları üzerinde kalmaya çalışan öğrenci kulübü… Bundan yaklaşık 2 sene önce. Yeni katılmışım bu kulübe. Kimseyi tanımam, etmem. Neyse, kulüp çalışmasının yapılacağı sınıfın önünde iki kişi kaçamak bakışlarla bir birimizi süzüyoruz. Öğrencilerin sınıftan çıkmamasından dolayı başlayan oflamalar, poflamalar neticesinde ortaya bir laf atıyorum, ve hiç beklemediğim bir şekilde tatlı bir gülümsemeyle bu ufak tefek dev kız bana cevap veriyor ve orada tanışıyoruz. Aradan zaman geçiyor, her kulüp çalışmasından önce birbirimize vakit ayırıyor, laflıyoruz. Sonra, sıkıcı bir akşam, kulüpten Fatih Gümüşgöz, Havva ve ben yolumuzu birleştiriyor ve benim eve doğru gidiyoruz. Ben yemek pişiriyorum, Havva bulaşıkları yıkıyor, Fatih projelerinden bahsediyor... O sıralar, Şekip Ayhan Özışık’ın “Menekşe Gözlerde Hiç Vefa Yokmuş” adlı şarkısı ağzımızda sakız. Sözde ben söylüyorum şarkıyı. Nerdeee, ne zaman şarkıya başlasam, Havva kıyısından köşesinden mırıldanarak bir girizgah yapıyor ve patlatıyoruz bir Menekşe gözler. Artık kimin için söylüyorsak… Ben sanatın insanlar arasında birleştirici bir gücü açığa çıkardığına inananlardanım. Biliyor musunuz, bizim dostluğumuzun miladı, benim “Menekşe Gözlü Sarışın Kız” adlı eseri söylemek istediğim gün başlamıştır diyebilirim. Neyse, ondan sonra hep imkansız zamanlarda, karşılaşmalarda kalıyor Havva ile ilişkimiz… O sıralar Havva çok güzel yemekler yaptığından, büyük sofralar kurduğundan dem vuruyor, aklımı başımdan alıyor; ama bir türlü zaman bulup bana sofra hazırlayamıyor... Akabinde üniversitede koskoca bir akademik yıl sona eriyor, Havva mezun oluyor ve bir bankada müfettiş yardımcısı olarak işe başlıyor. Kalbini İzmir’de bırakarak, Şehr-i Cihan’a, İstanbul’a yerleşiyor. Msn Messenger sohbetleriyle ilişkimizi devam ettiriyoruz o zamanlar. O bizi, biz onu özlüyoruz. O bizi görmek için İstanbul’a çağırıyor, biz onu görmek için İzmir’e çağırıyoruz. Ama tabiî ki İzmir aşkı ağır basıyor ve bizim kız bir gece aniden tası tarağı topladığı gibi doğruca İzmir’e geliyor. Biz ise o sıralar Fatih ile beraber Havva’nın İzmir’e gelmesi için evde klip çekimi yapıyoruz. Tam kayıtımızı tamamlarken Havva’dan bir mesaj geliyor. Mesajında İzmir’e geleceğinden bahsediyor. Bizde kitlenip kalıyoruz, bu ne tesadüf ??? Derken telefon konuşmaları, mesajlaşmalar derken Havva, İzmir’e geliyor, onu yazıhaneden alıyoruz ve Kır kahvesine giderek güzel bir kahvaltı yapıyor, türk kahvesi içiyoruz. Şeytanımda bol o gün, bir de güzel fala bakıyorum ki sormayın. Sonra küçük bir burukluk ve kaçınılmaz ayrılık. Havva vınnn İstanbul’a… Araya bayram giriyor. Bayramda güzel bir haber alıyorum. Bir telekominikasyon firmasına yaptığım başvuru kabul ediliyor ve görüşmeler için İstanbul’a çağırılıyorum. Hayır, çağırıldığıma mı sevinsem, Havva’nın yanına gittiğime mi sevinsem anlam veremiyorum. Anneme söylemeden önce hemen Havva’ya bir mesaj gönderiyorum. Aradaki süre zarfında İstanbul’da yapılacaklar planlanıyor, görülecek yerler… Fakat bu gidişten 1 hafta önce, güzel bir haber daha alıyoruz ve bir konferans için İstanbul’a davet ediliyoruz. Aklımızda ne planlar, ne planlar… Günlerce telefonda konuşuyoruz. Şunu yaparız, bunu yaparız diye… Neyse türlü aksiliklerden sonra İstanbul’a varıyoruz; ama evdeki hesap tabii ki çarşıya uymuyor ve zar zor konferanstan kaçıyorum ve Havva ile buluşuyorum. Kısa süreli bir buluşma oluyor, ama olsun. Salı günü görüşürüz diyerek özlemle birbirimizden ayrılıyoruz. Salı günü akşam İstanbul’a iniyorum, Kız Kulesine karşı tavşan kanı çayımı Anadolu Yakasına, Havva’ya doğru içiyorum. Çarşamba öğle yemeğini beraber yiyoruz. İş görüşmesinden önceki heyecanımı bir tek o bastırıyor ve lapa lapa yağan karın altında beni Beyoğlu – İstiklal’den Taksim’e bırakıyor ve öylece ayrılıyoruz. İzmir’e geri dönüyorum. Geri döndüğüm gece firmadan işe kabul edildiğime dair bir e-posta geliyor. 1 gün sonra tekrar İstanbul’a gidiyorum. Bu sefer görüşemiyoruz, garip bir buruklukla İzmir’e geri dönüyorum. Bu kısa İstanbul macerasının akabinde, derslerde kaytardığım için iyice depresyona giriyorum. Bir sabah umutsuzca yatağımdan kalkıyorum, kahvemi yapıp sigaramı içiyorum körfeze karşı. Birden telefonum çalıyor, arayan tabii ki Havva. O kötü başlayan günümü, onun telkinleriyle güzel geçiriyorum. Özlemle telefonu kapatıyoruz ve final döneminden sonra ara tatile giriyoruz. Ara tatilde güzel bir haber alıyorum. Bizimki İzmir’e geliyormuş ve geldi de. Bornova’da felekten bir gün çaldık Havva ve onun arkadaşlarıyla. Ben normalde yeni birileriyle tanıştığımda hep mesafeli davranırım, ama hepsi o kadar Havva’ydı lar ki hiç yabancılık çekmeden, yeni Havva’lar tanımanın mutluluğu ile evime döndüm…


Ve Havva’ya…

İşte bizler böyle insanlarız. Fiziksel olarak bir arada değiliz aslında; ama ruhen hep bir aradayız. Her gün, her saat, her dakika hayat filmindeki tek bir kare bile birbirimize “biz”i anımsatır. Birbirimizi anımsamak için bahanemiz çoktur. Öyle uçuk bahaneler de değil ha, körfezin mavisi, uçan bir kuş, ağaçta kazınmış bir kalp, dinlediğimiz bir müzik, içtiğimiz tavşan kanı bir çay… Bazen düşünüyorum da yeryüzünde acaba kaç kişi bizim sahip olduğumuz dostlara sahiptir? Kaç kişi’nin her dakika anabileceği, hatırladığında gülümseyeceği, onla zaman geçirmek için çırpındığı bir Havva’sı vardır? Kaç kişinin birine karşı çıkarsız, beklentisiz ve koşulsuz sevgisi vardır? Biliyorum ki, herkesin böyle bir lüksü yoktur. Bu lükstür bana göre. Ben her zaman derim benim lüks takıntım vardır, diye…Her şeyin en kalitelisini isterim ben, işte bu cümleyi kurmadaki asıl görüş budur. Benim bütün dostlarım kalitelidir, bana göre dünyanın en büyük lüksüdür Havva ve diğer dostlarım gibi değerlere sahip olmak. Seni seviyorum Havva, Seni seviyorum can dostum, hayatın sarp yollarından geçerken hep birlikte düşeceğiz, sadece senin düşeceğini zannetme. Hep birlikte el el birlikte göğüsleyeceğiz bütün zorlukları. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki, hepimiz gönlümüzdeki insanlarla, bir sahil kasabasında hep birlikte kaldıracağız kadehlerimizi, hep birlikte içeceğiz aşk şarabını, hep birlikte dostluk türküleri söyleyeceğiz ve hepimiz bu dünyadan göçüp gittiğimizde gerimizde, dünyanın en büyük servetini bırakıp gideceğiz… Dostluğumuzu…

Görkem Akbulut.
İzmir – 17.03.2009

05 Mart 2009 Perşembe

Ümit Etmek Gerek

Her insan dünyaya eşit koşullarda gelir ve dünyaya geldiği andan itibaren her ne kadar toplumsal şefkat kalkanlarıyla manevi duygularını doyurmaya çalışsa da, bazen maddi imkansızlıklar manevi bir takım duyguların doyurulmamasına ve eşitsizliğin ortaya çıkmasına sebebiyet verebilir. Nitekim hafızalarımızı yoklayınca, bunun en acı örneklerini yaşadığımızı algılarız. Ancak, bazı zamanlar sadece algılamak ve durumun vahimliğini bilmek yetmeyebilir. Eğer algılarımız anlayışla tamamlanamazsa, içinde yaşadığımız topluma kayıtsızız demektir ve bu kayıtsızlık aslında yok oluşumuz demektir. Çünkü kayıtsızlık, bireyin toplumun biçtiği elbiseyi giymesi, kendi sınırlarını aşamaması yani kendi olamaması demektir.
Toplumun bizlere biçtiği elbise her ne kadar gözümüze hoş görünse de, içten içe o çaput parçasının “ben” olmadığını anladığımız zaman ile elbiseyi giydiğimiz zaman arasındaki farkın çok olması, onu çıkarıp atmanın ve yeni bir şeyler giymenin ne denli zor bir durum olduğunu gözler önüne serer. Çünkü o elbise, toplumun oluşturduğu değer yargılarının ürünüdür ve aslında biz değilizdir. Bunu anladığımız zaman da bireysel korkaklığın yarattığı savunma mekanizmaları, o elbiseyi çıkarmama konusunda bizleri ikna etmeye çalışırlar. Kendi kabuğumuzda, toplumun biçtiği rollerle yaşayıp, çevremize kayıtsız kalarak yok oluşa doğru yavaş yavaş gideriz.
Ancak, bazı zamanlar düşünemediğimiz, bilip de önemsemediğimiz, gülüp geçtiğimiz ya da korktuğumuz bir takım durumlar; içinde barındığımız elbiseden kurtuluşumuza ve özümüze dönmemize yardımcı olabilir. Fakat, genele baktığımız vakit, çevremizde pek de fazla bulunmayan bu durumların içinde de, zaten çok da fazla kişinin olmadığını idrak ederiz. Dolayısıyla, toplumun geneline yabancı olan bu durumun varlığını savunma mekanizmalarımız reddeder ve bize sunulan ama asla bizim olamayan yaşamımıza devam etmemize sebebiyet verir.
Ben İzmir Ekonomi Üniversitesi Türk Sanat Müziği Kulübü’nün bir üyesi olarak, toplumun bizlere biçtiği elbiseyi çoktan üzerimizden çıkardığımıza inanıyorum; çünkü birlikte olmanın verdiği kudret ile büyük bir organizasyona imza attık. Balçova – Limontepe de bulunan ve son derece ilkel koşullarda öğrenim gören öğrencilere maddi destek olmak adına, Sacide Ayaz İlköğretim Okulu yararına, Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservaturı Öğretim Görevlisi ve Sanatçı Seher Dilmaç Meriç yönetiminde bir konser düzenledik. Elde edilecek gelirden, ihtiyaçları doğrultusunda gerekli bağışı yapmak için onlara söz verdik. Bu sözümüzü gerçekleştirmek için de herkesin üzerindeki elbiseyi çıkarması ve en samimi duygularıyla bu konsere katılıp, 26 Mart gecesi bizlerle birlikte olmasını ümit ediyoruz.
Saygılarımla
Görkem Akbulut

13 Şubat 2009 Cuma

Seçim

Arkadaş sohbetlerinde, sohbetin tam tıkandığı yerde vatan-millet-sakaya muhabbeti açılır ve eksik tarih bilgileriyle insanlar geleceklerini kurtarmaya çalışır. Bu sohbetin de tam tıkandığı yerde kendilerine bir kurban bulur ve bu kurbanı suçlu ilan ederler ki bu suçlu genelde hükümeti olur konuyu bir yere bağlar, eski geyik muhabbetlerine devam ederler.
2000'li yılların Türkiyesine baktığımızda yukarıda bahsettiğim durum genelde her kafede, Restorantta, kampüste, otobüste, vapurda; kısacası her yerde karşımıza çıkar. Bizlerde bilinçli birer vatandaş edasıyla vatan-millet-sakarya konusunun döndüğü her ortamda içsel bir zorunluluk gereği söze karışır, sanki çok biliyormuş gibi ukelaca kafamızı sallar, kendimize bir suçlu bulur ki bu suçlu genelde hükümettir, konuyu kapatır ve gündelik hayatımıza kaldığımız yerden devam ederiz.
Akşam aile arasında aynı muhabbet döner ve suçlu gene hükümet olur.
Dış borçlar artar, Ekonomi bozulur, Bütçe açık verir, işsizlik tavan yapar, ülkede skandallar üzerine skandallar patlar, salgın hastalıklar kol gezer... ve suçlu yine hükümettir.
2008 de başlayan ekonomik krizin yıkıp geçtiği dünyada, Türkiye'ye teğet geçmesi ve ardında delip geçmesinin tek sorumluhu hükümettir, kısacası Ak Parti'dir.
Ak Parti, öyle bir parti dir ki ne varsa aleyhimize hepsinden sorumludur, herkes şikayet eder; ama %47 oy oranı ile tek başına iktidar olur. Kasalar boşaltılır, peşkeşler çekilir, şirketler kurulur, araziler parsel parsel satılır, dünyanın servetine haiz olunur, suçlu AK parti dir; ama gene de iktidardır.
Yerel seçimlere yaklaştığımız şu günlerde seçim çalışmalarına başlayan belediye başkan adayları beyaz eşya, cep telefonu, kömür, odun, para, tabak-çanak yardımı yapar, vatandaşları dilenci gibi görüp sadaka dağıtır, suçlu gene hükümettir; ancak tek başına iktidardır.
Mart sonunda göreceksiniz. Ne Karayalçın ne de Kılıçdaroğlu büyükşehir belediye başkanlıklarına seçilecekler. Ankara ve İstanbul daha da beter duruma düşecek, yerel halk isyan bayrağını çekecek; ama gene iktidar partisine oy vereceklerdir.
Ve öyle bir zaman gelecek ki, çocuklarımız, torunlarımız bir kuru ekmeğe muhtaç olduklarında, birilerinin çocukları ve torunları Arap Şeyhleriyle padişah sofraları kurduracak, dansöz oynatacak, masa altında oral seks yaptırcak,
Bizimkiler ise hala onları seçiyor olacak.

12 Şubat 2009 Perşembe

Seni Sevmiyorum Çarşamba

İnsanoğlu'nun çok aptal bir karakter yapısı var. Sevmediği bir şeyi gözünde büyüterek, onu daha fazla katlanılmaz kılıyor. Örneğin, ben. Takıntılarım yoktur; ama oldum olası Çarşamba günlerini sevmem. Nedenini de bilmiyorum, içsel bir şey desem; çok üzücü bir durumla da karşılaşmadım. Ancak nedense hep daha bir yalnız uyanmışımdır çarşambaları, ne olacağı belirsiz bir haftanın tam ortası... Çarşamba günleri beni bunaltılar basar, yapacak bir şey bulamam; kös kös oturur uykumun gelmesini beklerim. Üstüne üstlük her çarşamba günü, bu günü neden sevmediğimi düşünür, bir de kafamı bulandırırım. Kendime geçerli bir bahane bulmaya çalışırım; ama bulamam. Bu konuda psikolojik destek bile almayı düşündüm; ancak bunca sıkıntının yanında "Ben Çarşamba günlerini sevmiyorum, bana yardım edin psikolog hanım..." dersem, koskoca bir zılgıtı hak ederim düşüncesiyle bu seçeneği de ertelemiş oldum. Sanırım yapacak pek de fazla bir şey yok, bu konuda doğru düzgün yazı bile yazamıyorum, yatsam sanırım iyi olacak.

08 Şubat 2009 Pazar

Kaç Para Kaç

Üniversiteye başladığım 2005 yılından bugüne, geçen 4 yıllık süre zarfında televizyon konusunda çok geri kaldım. İlk başlarda televizyon izlememek çok ağır geldi; ama daha sonraları yavaş yavaş alıştırdım kendimi televizyonsuzluğa ve bu süreç 4. yılını doldurduğu şu günlerde bir kaç kaliteli dizi dışında aslında pek de fazla bir şey kaçırdığım söylenemez. İzmir'deki evimde televizyon yok, Bodrum'a ailemin yanına geldiğimde de bu televizyonsuzluk devam ettiği için evde 3 televizyon olmasına rağmen kumandayı elime almış da değilim. Zaten bir kaç program dışında doğru düzgün yayın olmadığı için televizyon izlememek hayatımda ufak bir kural olarak yer edindi. Ancak bu kuralı şu sıralar bilgisayarım bozulduğundan dolayı erteledim ve kendimi bir anda elinde kumanda, mahur gözlerle zap yaparken yakaladım. Sevmediğim bir şey kendimde görmek beni çelişkiye düşürmedi değil, ama dün akşam trt int'de izlediğim bir film bütün bu çelişkilerin ve düşüncelerin bir anda yok olmasına sebebiyet verdi. Bu film para'nın bir aileyi nasıl yok ettiğinin hikayesi idi. Selim, Ayla, küçük kızları ve Ayla'nın babası İstanbulda yaşayan orta halli, ucu ucuna geçinen bir ailedir. Selim hayatını gömlek satarak kazanmaktadır. İçe kapanık ve mesafeli olan Selim bir gün bindiği takside içinde $500.000 olan bir çanta bulur ve olaylar gelişmeye başlar, müthiş bir finalle de film sonra erer. Yönetmenliğini Reha Erdem'in, Başrollerini Taner Birsel ve Bennu Yıldırımlar'ın paylaştığı filmin yan oyuncu kadrosu da inanılmaz başarılı. Bu filmi kaçırmamanızı öneririm.

"İlk" Hüzün

Hayatta her şeyin bir ilki vardır derler ya, nedense biz bu "ilk"lerin üzerimizdeki etkilerinden bir ömür boyu kurtulamayız. Yaşamımızın her evresinde "ilk"lerin konusu açıldığında belki bir tebessümle belki de üzeri tozlanmış bir hüzünle anarız "ilk"lerimizi. Bazen içimizde fırtnınalar kopar, bazen de üstün körü geçiştirip kaçarız "ilk"lerimizden. Ne "ilk"ler yaşamadık ki? İlk kez yürüdük, ilk kez konuştuk, ilk kez aşık olduk ve ilk kez hüzün duvarlarının önünde yaşlı gözlerle yapayalnız kaldık. Zaman geçtikçe üzerleri tozlansa bile hep bizimle birlikte geldiler bu "ilk"ler. Onları yok etmek mümkün olamadı, daha da derinlere saklanmalarına rağmen hep oradaydılar. Hayat senaryosundaki küçük bir sahne, derinlere sinmiş bu küçük, sönmüş volkanları tekrar canlandırmaya yetti.
Bu "ilk"ler çok önemlidir, "ilk"lerden sonra gelen ikinciler, üçüncüler daha az koyar insana; laf arasında bahisleri geçer; ancak ana temayı hep "ilk"lerimiz oluşturur ve bu "ilk" ler senle başlar ve ancak can bedenden ayrılınca seninle birlikte yok olur.
Bugün bende size "ilk hüzün" ümü paylaşmak istiyorum. 10 yıl kadar önce... 1999 senesinde soğuk bir kış günü. İsmimin mimarı Barış Manço'nun ölüm haberini aldığımız o gece...
Ailecek yemeğimizi yedikten sonra, keyif çayımızı içerek haberleri seyrettiğimiz akşam haberlerinde "ilk"kez gözlerimden yaşların usulca aktığını farkettim. Henüz küçüktüm, 12 yaşındaydım ve gerçek hüzünle "ilk" o gece tanıştım.
Barış Manço'nun ölüm haberini alınca önce bir duraksadım. Sonra usulca kendimi banyo'ya kilitledim, uzunca bir süre de dışarı çıkmadım; çünkü kimsenin yaşlı gözlerimi görmesini istemedim. Sabah olunca metanetimi koruyup okula gittim. Gün boyu hiç kimseyle de konuşmak istemedim; çünkü ağzımı açsam bağıracak, çağıracak içimdeki hüznü boşaltacaktım. Sabrettim ve ders bitiminde koşarak eve gittim. Evde kimsenin olmadığını bildiğim halde, her yeri didik didik arayıp, evde kimsenin olmadığını olur verince, yatağa uzandım, kafamı yastığa gömdüm ve bağıra çağıra ağladım. O kadar ağladım ki uzunca bir müddet gözümden bir damla yaş gelmedi; çünkü Barış Manço benim için bir baba, bir abi, bir dosttu. Duruşu, gülüşü, konuşması, şarkılarıyla bizden biriydi. Ruhu bedeninden çok daha gençti. Hani bazılarında zaman-mekan kavramları aranmaz ya, işte Barış abimiz benim için öyleydi. Ne bir yere özgüydü, ne de belli bir zamanın insanıydı, ölümsüzdü. Ancak ölüm, insana şah damarından da yakın bir yerdeyse bununla yüzleşmeli ve buna hazır olmalıydım. Bunu düşündüğümde 12 yaşındaydım. Şimdi 22 yaşındayım ve her şey daha masum gelmiyor. Daha az ağlar oldum. İçimden ağlamayı öğrendim. Zehrimi içime akıtıp, susmayı ve unutmayı öğrendim. Ama Barış abi, laf senden açıldı mı... işte orada durup düşünmek gerekiyor; çünkü ben seni unutamadım, ne olur anla beni!
Ruhun Şad Olsun

06 Şubat 2009 Cuma

Bu Albümü Dinleyin

Ilık bir yaz akşamında sevgilinizle ıssız bir sahil kasabasında yakamozla meşk ederken yanınıza ufak, portatif bir müzikçalar almayı unutmayın. Ayrıca en yakın müzik marketten Zuhal Olcay'ın Sanatının ve yorumculuğunun tavan yaptığı "Aşk'ın Halleri" albümünü almayı da unutmayın. Albümü dinledikten sonra, olağanüstü söz ve besteler için Bülent Ortaçgil'e ve bu eşsiz, arşivlik albüm için Zuhal Olcay'a teşekkür edeceksiniz, bundan eminim.

08 Aralık 2008 Pazartesi

Kurban Bayramı

Hayatım boyunca hiç sevemedim şu kurban bayramını. Herkesin bayramını kutladım; ama tamamiyle içtenlikten uzak bir kutlama oldu bu benimkisi. "işte bende seni unutmadım, kutladım bayramını..." demek için, kalabalık içindeki yüz olmak için yaptım bunu. Kurban bayramı'nın islam dininde çok önemli bir yeri vardır. Ancak Kuran-ı Kerim'in indirildiği günden bugüne kadar geçen 1500 yıllık süreç sonunda değişen koşullar, bu çok önemli yerin aslında farklı anlamlara sahip olduğunu insanların anlamasına yol açmıştır. Ne kadarını anladık, orası tartışılacak bir konudur ki bu yazıyı da zaten tartışmak için yazıyorum ben. Günümüz Türkiye’sinden örnek vereceğim. Şimdi efendim aynı apartmanda yaşayan, aynı sitede müstakil evleri bulunan ya da aralarında akrabalık ilişkileri bulunan 3-5 tane vatandaş bir büyükbaş hayvan almak suretiyle aralarında bir ortaklık başlatırlar. Amaçları, Kurban bayramında dinimizin gerekliliklerini yerine getirmektir (!). Bu 3-5 vatandaş ve ailesi bayram namazından sonra kurbanlarını da yanlarına alarak boş bir araziye ya da bir pazar alanına giderek hayvanın gözünü bağladıktan sonra yaklaşık 20 kişi hayvancağıza abanarak kurbanı yere yatırırlar, sıkıca kavrarlar, hep beraber dualarını mırıldandıktan sonra hayvancağızı boynundan kesmeye başlarlar. Kan akar, şelale gibi... bir de bakarlar bıçak kesmiyor! Hemen bileyleyiverirler bıçağı ve yarıda kalan kesim işlemi tamamlanmış, dinimizin gereklilikleri yerine getirilmiş olur. Sonra etler paylaşılır, herkes ailesini arabasına atar alır yeni rakısını bir de mangalını, değmen keyfine... Arabistan'dan vereceğim örnek ise az biraz değişik. Biliyorsunuz bayram sabahı toplu namazdan sonra şeytan taşlanacak, akabinde kurban kesilecek. Şimdi milyonlarca insan bir alanda kurban kesecek. O hayvancıkları da orada bırakacaklar, ortalık kan seli olacak ve ülkelerine hacı olmanın verdiği iç huzurla geri gelecek, biz de bu vatandaşlara hacı diyeceğiz.
Kim düşünür ki orada kesilen kuzucuğu? Nasıl olsa o bir canlı değil, yaşamaya da hakkı yok. Ben bu yazıyı hayvan hakkını savunmak için yazmıyorum. Hayvan olmadığım için öncelikle bağlı olduğun soyun iyiliğini düşünmek zorundayım. Ben bir insansam öncelikle insanı düşünmeliyim. Bundan dolayı kurban bayramına uyuz oluyorum. Şimdi oturun eğrisiyle doğrusuyla düşünün. Bir büyük baş hayvan 1500 ytl'den başlamakta. Sen bu hayvanı kesiyorsun, pişiriyorsun ve yiyorsun. Az çok komşulara da dağıtıyorsun ve sevap kazanıyorsun. Tamam buraya kadar her şey normal. Peki bir de şu şekilde düşünsek; Aylık bir öğrenciye 100 ytl burs versen, 1 yılda 1200 ytl, öğrenci masraflarını karşılasa?, Lösev'e bağışta bulunsan da hasta çocuklara bir umut ışığı doğsa? Tema vakfı'na bağışta bulunsan da Türkiyemiz yemyeşil olsa? Çiçek alıp Darulazece'ye gitsen, kimsesiz yaşlıları sevindirsen?, SHÇEK'e gidip öksüz ve yetimlere birer hediye götürsen de çocuklar sevinse? Sokak çocuklarının karnını doyursan vs. sence o kurbanı kesip, etini yemekten daha fazla haz ve mutluluk vermez mi insana? bunu düşünün bence bundan sonra kararlarınızı ona göre verin; çünkü ben kurban kesilmesine karşı olmama rağmen komşunun rica minnetiyle 1 büyükbaş hayvan kestim bu bayram sabahı ve ne kadar iğrenç bir uygulama olduğuna bire bir şahit oldum. Bunu yapmamın sebebi basit. Hayvanların canı çok fazla yanmasın. Komşunun kurbanı olmasına rağmen evdeki 3 bıçağı özel olarak kendi cebimden verdiğim para ile bileylettim. Çok keskin olduktan sonra hayvanı sakinleştirdim, yere yatırdıktan sonra onunla dilimizi anlamadığını bilmeme rağmen konuştum. Gözlerini bağladım, duamı ettim ve kestim. Çok üzüldüm bir hayvanı katlettiğim için ancak bir başkası belki onun kör bıçakla canını yakacak, ölürken daha fazla acı çekmesine sebep olacaktı. Bundan dolayı az da olsa içimde huzur hissediyorum.

Bayramınız Mübarek Olsun...


Kurban Bayramınızı En İçten Dileklerimle Tebrik Ediyor, Bayramınızı sevdiklerinizle birlikte mutlu ve huzurlu geçirmenizi temmenni ediyorum.
İyi Bayramlar
Görkem Akbulut

24 Kasım 2008 Pazartesi

24 Kasım Öğretmenler Günü

Bugün 24 kasım öğretmenler günü. Öğretmen olmamama rağmen bugün benim için de özel bir gün; çünkü ben bugün dünyanın en güzel hocalarını arayacağım ve seslerini duyacağım. Çok fazla bir şey yazmak istemiyorum; çünkü bu üç isim bir araya gelince kelimeler kifayetsiz kalıyor: Suna Şafak, Elmas Baştürk ve Sevgi Us. Hayatımda asla unutmayacağım en güzel hatıralarımın varlık sebepleri. Bana beni gösteren, bana beni anlatan ve bana hep destek olan canım öğretmenlerim. Sizin bana gösterdiğiniz yolda ilerleyerek en gerçeği ve en güzeli bulmaya çalışıyorum canım öğretmenlerim. Bana olan güveniniz ve inancınızı hayatımın sonuna kadar korumak için çabalayacağım. Sizin gösterdiğiniz yolda ilerlemek inanılmaz keyif, varlığınız ise sonsuz güven veriyor. Ellerinizden öperim.

Ayrıca, bana matematiği sevdiren değerli öğretmenlerim Birsen Aycan ve Mehtap Aydın’ın, müzik öğretmenim Mualla Aytekin’in, Tarih öğretmenim Nevin İnanır’ın ve ismini sayamadığım onlarca öğretmenimin ellerini öper ve öğretmenler gününü kutlarım.

Savgili başöğretmenim Atatürk,
Senin kurduğun cumhuriyetin öğretmenleriyle birlikte 14 yılımı geçirdim. Bu 14 yılda onlardan çok şey öğrendim. Sen rahat uyu Atam, Cumhuriyetin öğretmenleri ve yetiştirdiği öğrenciler sayesinde Cumhuriyet sonsuza kadar yaşayacaktır.

Saygılarımla

Görkem Akbulut

O Gece...

Kelimelerim boğazıma düğümlendi, nefes alıp vermek ıstıraba dönüştü,
ondan başka bir şey düşünemedim.
Kalbimdeki duygu şelalesinden akan binlerce hissiyattı haykırmak için kendimle savaştım
ama bir türlü kelimelere dökemedim.
Gururumu bulunduğum yere gömüp sadece o anların tadını çıkarttım,
akşam olup yalnızlığa merhaba deyince pişman olup göz yaşı döktüm.
Cesaretim kırıldı, yeşeren ümitlerim bozkıra döndü,
şelalemden akan duygular
haykıramamanın verdiği acıyla kırılıp parçaladı damarlarımı,
kan ağladı içim.

Güneşin doğuşu ölümümün habercisi,
pencerem parmaklık, gökyüzü mapus damı oldu.
Hiçbir şeyin; ama hiçbir şeyin anlamı yoktu.
Ondan başka bir şey düşünemiyordum...
Ne bir umut ışığım vardı ne de bir tesellim.
Ne yazık ki elimden de hiçbir şey gelmiyordu.
Kayboldum gecenin karanlığında.

İşte bunların hepsi bir gecede oldu,
Bir gecede aldım başımı gittim bu diyarlardan,
Bir gecede yıkıldı ruhumun duvarları ve ben yapayalnız kaldım,
Çünkü ben kalbimi o gece’de bıraktım.

Görkem Akbulut

22 Kasım 2008 Cumartesi

Kriz Günlerinde

Küresel krizin gerçek yüzünü göstermeye başladığı şu zor dönemlerde, moralimi düzeltmek amacıyla rutin yaşamımda ufak değişiklikler yaptım. Eskiden sadece denk gelince satın aldığım Penguen, Uykusuz gibi karikatür ağırlıklı mizah dergilerini düzenli takip eder oldum. Ana haber bültenlerini zaten seyretmiyordum, gazetelerin de sadece magazin sayfalarını okumaya başladım. Kim kiminle basılmış, kim şık kim rüküş, haftanın inleri outları, günlük burç yorumlarım, ekonomik; aile bütçesini düşünen yemek tarifi sayfaları… Ayrıca, Güzin Abla’nın ve çok az film seyretmeme rağmen aptal Amerikan ve Hint filmlerinin hayranı oldum. Ayda bir kere aldığım çekirdeği her gün çıtlatmaya, evde yemek pişirmeyi bırakıp yemeksepeti.com’dan sipariş vermeye başladım. Çok sevdiğim çayın yerine göbeği ata ata Uludağ limonata, kurabiyenin yerine de bisküvi geçti. Akşam olup duygusallığın tavan yaptığı zamanımı gırgır şamata ile geçirdim. Amacım kriz var ya “hani bende etkilendim bak, yaşam tarzımı değiştirdim” diye millete yakınmak. Kötü bir niyetim yok, maksat muhabbet olsun; muhabbete yeşillik olsun. Ancak ayın sonu gelip kredi kartı ekstrelerim posta kutusunda bana hırlamaya başlayınca gerçek krizin ne demek olduğunu anladım. Hemen acil eylem planına geçmeli ve kendime çeki düzen vermeliydim. Annemden cebren ve hile ile para almalı ve borçlarımı kapatmalıydım. Ancak hangi bahaneyle para isteyeceğimi bilmiyordum. Ellerim titreyerek telefonumu cebimden çıkarıp anneme telefon ettim. Türlü cambazlıklarla, kelime oyunlarıyla anneme sırnaştım. Canım annemde sağolsun üç beş kuruş yardımını yaparak geçen ayı atlattım...
Bugün, gazetedeki habere göre işsizlik had safhada ve bilmem kaç bin tane bankacı, kalifiye eleman vs. işten çıkartılacakmış. Reel sektörü kurtarmak umuduyla IMF ile yeni bir stand-by anlaşması yapılıp borç alınacakmış. Nedense, kendimi Türkiye’ye, annemi de IMF’e benzettim. Bende annemden türlü bahane ve yalanlarla amacı dışında para almıştım, Türkiye’de öyle. Ne olcak o kredinin akıbeti acaba? Hangi kara para aklanacak, kimin vergi borcu silinecek, hangi marka gemicik alınacak? E göreceğiz…

BÜYÜK UMUTLAR

Yıllar önce evde bir köşeye atılmış, kapağı bile olmayan ve içi küf kokan tozlu bir kitap bulmuştum. Nerden gelip de benim yatağımın altındaki bir boşlukta kendine yer edindi bilmiyorum. Bende doğal olarak aldım kitabı ve çöpe atmak için bir kenara koydum. Benim canına yandığım balık hafızam hiç hatırlar mı kitabı nereye koyduğumu? Neyse, aradan uzun bir zaman geçince o kitap tekrar gözüme ilişmeye başladı. Önce görmezlikten geldim, ne yalan söyleyim üşendim kaldırıp atmaya. Sonra sürekli gözüme ilişmeye başlayınca uyuz oldum ve kaldırıp balkonun bir köşesine fırlattım. Akşam olup ailecek yemeğimizi yedikten sonra sigara içmek için balkona çıktım. Annem kesinlikle yasak etmişti evde sigara içmemi, o yüzden yakalanmam durumunda bir köteği hak edeceğimi biliyordum. Balkona çıkıp sigaramı yaktıktan sonra, yakalanırsam nasıl bir bahane uydururum gibilerinden kafamı luzumsuz konularda meşgul ettiğim ve her an basılacakmışım korkusuyla tetikte olduğum an, balkona attığım o kitap tekrar gözüme ilişti. İşte sana bahane. Oturdum sedire aldım kitabı elime ve göz gezdirmeye başladım. Önce sarmadı, sonra merdivenden ayak seslerini duyunca ilk sayfadan itibaren kitabı dikkatlice okumaya başladım. Nasıl oldu bende bilmiyorum; ama kendimi nasıl kaptırdıysam sanırım bir 100 sayfa okudum. Kitaba başlayalı henüz birkaç saat olmasına rağmen azmettim ve kitabı bitirdim. Kitap hakkında ayrıntılı bir bilgi vermek istemiyorum; ama şu kadarını söylemek istiyorum ki “insan ne oldum dememeli, ne olacağım demeli” atasözünün bir özetiydi kitap. Yazarı mı? O bir efsane canıııım, Charles Dickends.

20 Kasım 2008 Perşembe

Günün Sözü

Her kim gün boyunca bir arı kadar aktif, bir boğa kadar güçlü, bir at kadar çalışkan olduğu halde; akşam olunca bir köpek kadar bitkin eve dönüyorsa bir veterinere görünmelidir.
çünkü eşek olması, kuvvetle muhtemeldir...

Chang Ying Yue

Çok Sevişen Kötü Yazar

Geçen gün eski bir arkadaşıma telefon ettim. Yılda 2 sefer Ankara’ya gitmeme rağmen bir türlü bir araya gelmek nasip olmamıştı. Ufak çaplı hal hatır sorma faslından sonra, geçen ay İstanbul’a gittiğini ve Sakıp Sabancı Müzesindeki Salvador Dali sergisini gezdiğini uzun uzun anlattı. Ünlü sürrealistin hayatından kesitler, resimlerindeki derin felsefenden bahsettikten sonra beni şaşkına çeviren o cümleyi söyleyiverdi:
“ Karar verdim, hayatımın sonuna kadar sadece yazı yazmak ve sevişmek istiyorum…”
Şaşkında döndüm; çünkü kendisinin nasıl tuturuk bir insan olduğunu biliyorum. Kendimi az toparladıktan sonra bu cümleleri bir yerden hatırladığımı kendisine söyledim. O da bana nereden gibilerinden isyan dolu soru cümleleri yağdırdıktan sonra, Orhan Pamuk örneğini verdim. Orhan Pamuk, vakti zamanında Ayşe Arman’a verdiği röportajda bu tip bir cümle kurup ardından da eklemişti: “ Çok sevişenler kötü yazar.”
Değerli arkadaşım hemen defansa geçerek kendi çapında haklı olduğunu ispatlamaya çalıştı, çalıştıkça da battı. Ben, öncelikle her gördüğü yeni bir şeyin kendisinde tufan etkisi yaratmasını doğru bulmadığımı söyledim. Ayrıca, yaşımızın henüz bu gibi kararları vermeye müsait olmadığını, bir kitabı bile yokken kendisini yazar ilan etmemesini ve abazanlığı bırakmasını kibar bir dille açıklamaya çalıştım ve bana küstü. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar ya, benimki de o misal. Biliyorum, şimdi bizim “tuturuk” bir zamanlar kendisine idol olarak gördüğü Orhan Pamuk’un bu cümlesini enine boyuna düşünüp bana yine telefon eder: “ Hayatımın sonuna kadar yazı yazmak istiyorum; bundan dolayı aseksüel olmaya karar verdim…"

Değerli arkadaşım,
Herkesin kendisine ait bir hayal dünyası vardır; vardır ama bu hayal dünyası da dünyevi standartlarda olması gerekir. Yani belki sürrealist bir resim yapabilir ve ya bir kitap yazabilirsin; ancak sürrealist yaşayamazsın. Tamam belki her gece aşk solu dakikalar yaşayabilirsin; fakat ne benim istediğim gibi uçan bir halıya sahip olabilirsin ne de lambadan cin çıkarabilirsin. Bunların hepsi masallarda, çizgi filmlerde, Orhan Pamuk’un bir romanında ya da Dali’nin bir resminde…

15 Kasım 2008 Cumartesi

Seviyor...Sevmiyor... (Güncelleştirilmiş ve Gözden Geçirilmiş 2. Baskı:))

Gezmeyi, Gülmeyi, Sabahlamayı, Çalışmayı, Okumayı, Öğrenmeyi, Sevmeyi, Aşık olmayı, Arada Platonik takılmayı, Seyehat etmeyi, İzmir’i, Ankara’yı, Gümüşhacıköy’ü, Amasya’yı, İstanbul’u, Muğla’yı, Yatağan’ı, Balışeyh’i, Yalıkavak'ı, Çeşmealtı’nı, Urla’yı, Selçuk’u, Datça’yı, Ula’yı, Akyaka’yı, Göcek’i, Kordon’u, Antik kentleri, Doğa yürüyüşlerini, Düğünleri, Kına Gecelerini, Halay Çekmeyi, Göbek Atmayı, Manasızca Zıplamayı, Çiçekleri, Kedileri , Köpekleri, İnekleri, Tavşanları, Yunusları, Karıncaları, Kuşları, Fokları, Penguenleri, Arıları, Su aygırlarını, Filleri, Ormanları, Meyve Bahçelerini, Kirazı, Eriği, Mandalinayı, Portakalı, Muzu, Çileği, Cennet Elmasını, İnciri, Vişneyi, Karpuzu, Kavunu, Keleğ’i, Kaktüs Meyvesini, Domatesi, Salatalığı, Brokoliyi, Enginarı, Kerevizi, Makarnayı, Dolmayı, Çiğ Köfteyi, Aşure’yi Çoban Kavurmayı, Antep fıstığını, Cevizi, Karpuz-Beyaz peynir-Rakı üçlüsünü, Anneannemin şarabını, Mantıyı, Cici Ekmeği, Bodrum dönercilerini, İlker’in sucuklu yumurtasını, Kuruyemiş’i, Cevizli Sucuğu, Çifte Kavrulmuş Lokumu, Suyu, Taze sıkılmış portakal suyunu, Seraları, Koyları, Yat turlarını, Araba sürmeyi, Motosiklet ile hız yapmayı, Migros'a gitmeyi, Hürriyet gazetesini, Penguen’i, Uykusuz’u, Leman’ı , Lemanyak’ı, Alışveriş yapmayı, Yemek pişirmeyi, Türk filmlerini, Hababam Sınıfını, Berdel’i, Korkusuz Korkak’ı, Şark Bülbülü’nü, Neşeli Günler’i, Çiçek Abbas’ı, Sakar Şakir’i Street Fighter'ı, Age of Empires 2'yi, Yasinle Counter atmayı, Mecekle kavga etmeyi, Yasin'in memelerini, İlker'in mallığını, Saygın'ın gülüşünü ,Togay'ın kriterlerini, Şusti'nin gözlüğünü, Yeşilli Özge'nin anneliğini, Merhum Sırnaşık'ın esnemesini, Anneannemin dolmasını ve bişisini, Dedemin bilgeliğini, Sultan Yengemin muhabbetini, Suna hocamın insanlığını, Elmas hocamın kalbini, Birsen hocanın İzmirli olmasını, Mualla hocanın disiplinini, Felsefe Hocamı, Numan Alperin İzmire gelmesini, Annemin anneliğini, babamın babalığını, Erbil'in farkında olmadığı ve kullanamadığı zekasını, Zeynep'in yavrularını, Ağaçtan mandalina koparmayı, Komşunun bahçesine dalmayı, Timberland giymeyi, Denize karşı sigara içmeyi, Umur'a kanat yapmayı, Özgürle tartışmayı, Drama grubunu, Kafkas Tebeşir Dairesi’ni, Elifcanın çakma ciks taklidini, Yasinle hacı'nın yerine gitmeyi, Halil'in yalanlarını, Telefon şakalarını, Beyaz Show'u, Belgeselleri, Yeni Rakı’yı, Efes'i, Tuborg mexican'ı, Tavşan Kanı Çay içmeyi, Türk kahvesini, Fala bakmayı, Sakız Çiğnemeyi, Çingeneleri, Serbest takılmayı, Maviyi, Düzensizliği, Özgürlüğü, Demokrasiyi, İnsan Haklarını, Felsefeyi, Matematiği, Düşünmeyi, Yazı yazmayı, Kitapçıları, Sahafları, Kahve Dünyası’nı, Vapurları, Hayal kurmayı, Annemi, Babamı, Anneannemi, Dedemi, Dayımı, Teyzoşumu, Abimi ,Yengemi, Semahat yengemi, Yasin’i, Mecek’i, Güngör’ü, Görgün’ü, Gökhan’ı, Ozan’ı, Pınar’ı, Pelin’i, Havva’yı, Brkkrg’yi, Fatih’i, Gizem’i, Gonca’yı, Halil’i, Yeşil Özge’yi, Togay’ı, Ersin’i, Aaronu, Şusti’yi, İlker’i, Umur’u, Numan Alperi, Filozof’u, Avni’yi, Elifcan’ı, Burcu’yu, Tuğba’yı, Cansev’i, Zeynep’i, Pamela’yı, Taşkın’ı, Sinem’i, Saygın’ı, Şesut’u, Neco’yu, Selin’i, Deniz’i, Temmuz’u, Cem’i, Mert’i, Özgür’ü, Özgür’ün Annesini ve Babasını, Barış’ı, Serhat’ı, Serkan’ı, İdris’i, Aylin abla’yı, Aslı Abla’yı, Figen Teyze’yi, Burcıvık’ı, Deli Yasemin’i, Şafak’ı, Bahar hocayı, Suna Şafak’ı, Elmas Baştürk’ü, Birsen Aycan’ı, Mualla Aytekin’i, Gülin Vardar’ı, Adnan Kasman’ı, İsmail Bulmuş’u, Şennur Somalı’yı, Banu Kring’i, Halit Soydan’ı, Hanzade Güngören’i, Aycan Dilek’i, Marie Claire Tekin’i, Fadime Dİnçer’i, Cevat ve Joenn Noonen’ları, Brecth'i, Halikarnas Balıkçısı’ı, Muzaffer İzgü’yü, Nazım Hikmet’i, Mevlana’yı, Yunuz Emre’yi, Karacaoğlan’ı, İsmi Aklıma gelemeyen sevdiklerimi, Bekir Coşkun’u, Yılmaz Özdil’i, Dede Efendi’yi, Barış Manço’yu, Cem Karaca’yı, Dario Moreno’yu, Müzeyyen Senar’ı, Safiye Ayla’yı Can Yücel’i, Türkan Şoray’ı, Kemal Sunal’ı, Yasemin Yalçın’ı, Müjde Ar’ı, Ayfer Feray’ı, Adile Naşit’i, Mürvet Sim’i, Münir Özkul’u, Meral Okay’ı, Aysel Gürel’i, Adalet Cimcoz’u, Güldünya’yı, Esengül’ü, Nazan Öncel’i, Sezen’i, Kendimi, Türkiye’yi ve ATATÜRK’ü

SEVİYOR....

Cam kırıklarını, Pisliği, Yalanı, Laf sokmayı, Havalı insanları, Mezarcıları, Müzevircileri, Ciksleri, Göt yalayanları, Yaltakçıları, Fırsatçıları, Abazan gençliği, Torpillileri, Baba parası ile hava atanları, Aptal taklidi yapıp şirin görünmeye çalışanları, Tarikatçıları, Sömürücüleri, Aptalları, Ekonomi gençliğini, Management ve Ekonomi derslerini, 7-17 yaş grubunu, Yalıkavak dolmuşçularını, Konyalıları, Sivaslıları, Kayserilileri, Çankırılıları, Manisalıları, Aydınlıları, Akrabaları,
Boğaz ve Karın ağrısını, Sela verilmesini, Mezarlıkları, Dincileri, Din sömürücülerini, Tarikatları, İnşaat Şirketlerini, Kundakçıları, Hırsızları, Kapkaççıları, Dolandırıcıları, İstanbul Sosyetesini, Meraklı komşuları, Siyasal 90'ı, Menekşe apartmanını, Çinçi’ii, Kendisini akllı zannedip bizi aptal zannedenleri, Aşırı sıcağı, Telefonla konuşmayı, Hömelenleri, Aşırı delikanlıları, Gururluları, Aşırıcıları, Kapalı toplumları, İlkerin artistliğini, Mecek’in protein merakını, Annemin gereksiz sinirlerini, Babamın akşam yemeğini, Dayımın kadayıfa "Gadeyif", şöföre "şoför"demesi, Erbilin artistliğini, Pitbull ve süs köpeklerini, Köpek Balıklarını, Piranaları, Sibel Can’ı, Petek Dinçöz’ü ,Hülya Avşarı, Mankenleri, Ajdar’ı, Semra Kaynana’yı, Esra Ceyhan’ı, Ayşe Tüter’i,Magazin programlarını, Gündüz kuşağı kadın programlarını, Yarışma programlarını, Fesatçıları, Ayyaşları, Töreyi, Töre cinayetlerini ,Ukelaları, Adam kaçıranları, Rüşvetçileri, Değnekçileri, Zabıtaları, Irkçıları, Farabinin hastalıklarını, Bilgisayara format atmayı, Küsmeyi, Esnemeyi, Uyumayı, Kıymalı pırasayı, Dayımın tatlı tutkusunu, Kuzanlerin şımarıklıklarını, Selam vermeyenleri, Adam yerine koymayanları, Hepimizin eşit olduğunu unutanları, Hepimizin tanrının yeryüzünde bir elçisi olduğumuzu unutanları, Gereksiz havalıları, Ciddileri, Türbanlıları, Depresyonu, İlaçları, Hastaneleri, Morgları, Kalabalığı, Otobüs beklemeyi, Laikliğe karşı olanları, AKP’yi, Genç partiyi, Ekonomik Krizleri, Brokerları, Borsacıları, Bölücüleri, Rtük’ü, Balık çiftliklerini, Üst toplumu, SSK ve Bağ-kur’u, Varyemezleri, Onur’u, Pelin’i, Bilge’yi, Semih’i, Sercan’ı, Süha’yı, Deniz’i, Tolga abiyi, Akrabalarımı, Serdar’ı, Süheyl’i, Gamze’yi, Pınar’ı, Çağrıy’ı, Ferhat’ı, Akın’ı, Ebru’yu, Fatih’i, Ezgi’yi, Özge’yi, Merve’yi, İstiklal’i, Hüseyin’i, Mete’yi, Burak’ı, Ali’yi, Ozan’ı, Seda’yı, Recep Tayyip Erdoğan’ı, Abdullah Gül’ü, Melih Gökçek’i, Fetullah Gülen’i ve Müritlerini, Bülent Arınç’ı ve Oğlunu, Kemal Unakıtanı ve Likit Yumurta’yı, Nimet Çubukçu’yu Bush’u, akla gelmeyenleri ve söylemek istemediklerini...

SEVMİYOR...


14 Kasım 2008 Cuma

BEN HARBİDEN ÖZGÜRÜM!

Çantamı sırtıma takıp yola düştüğümde henüz nereye gideceğime karar vermemiştim. Cebimde birkaç bozukluk dışında da para yoktu. Şu kredi kartı ne kadar da işime yarayacaktı. Otogara geldiğimde karşılaştığım manzara beni en derin uykularımdan uyandırmaya yetti. İpi topu 4 otobüs vardı ve hepsinin önü mahşeri bir kalabalıktı. Önce cenaze var sandım. Ben gerçek özgürlüğü bulmak için alıp başımı giderken, birileri en gerçek özgürlük olan yok olmayı tercih etmiş ve kendini Azrail’e teslim etmişti. İyi ya da kötü bir yaşam sürmüş olan bu insanlar bir daha geri gelmemecesine bu diyarlardan göçmüş gitmişti. Enerjinin varlığını kabul etmemden dolayı bu yok oluşun aslında yeni bir başlangıç olduğuna inanmam, içimdeki arsız kıskançlık duygularının kabarmasına sebebiyet verdi. Tabii ki daha yaşanacak nice yıllar vardı; nice dostluklar, aşklar, yeni başlangıçlar ve hazin bitişler… Ölmek istemiyordum aslında; ama özgürlük için çıkmak istediğim bu yolda en gerçek özgürlükle tanışmam aslında çıktığım bu yolculuğun sadece abesle iştigal olarak değerlendirmeme neden oldu. Neydi ki gerçek özgürlük? Neredeydi? İsmi cismi nasıldı? Nereden bulabilirdim? Bedavamıydı yoksa tonla para mı ödemem gerekiyordu? Acaba yola çıktığımda gerçekten özgür olabilecek miydim? Bu beyin fırtınasından sonra otogardan gelen seslerin aslında bir cenazeye değil; bir asker uğurlama merasimine ait olduğunu fark ettim. Buyurun buradan yakın! Ben özgürlük özgürlük diye bas bas bağırırken birileri silah altına gidiyor, 15 ay boyunca emir-komuta zinciri altında bu vatanda yaşamanın bedelini ödüyorlardı.
Aslında özgürüm ben... Bugün çantamı alıp Karşıyaka’ya da gidebilirim, Ankara’ya da, İstanbul’a da ve hatta Kars’a da, Mardin’e de Hakkari’ye de. Sabah 6 da da uyanabilirim, öğlen 12 de de.İstersem kuru ekmek de yerim, Pizzada. Terlikle de gezerim, Spor ayakkabıyla da. Yani kısacası canım ne isterse yapabilirim. Dünyanın bütün nimetlerinden faydalanabilirim. İster koyu bir dindar olurum, istersem zina yaparım, kim karışabilir? Rejimi tehdit eden gereksiz davranışlar dışında attığım her adamın arkasında durmak değil midir gerçek özgürlük? Gerçek demokrasi, insan hakları vs. bunların hepsinin temelinde yatan pür, saf bir özgürlük arayışı değil midir? Eğer bu arayış gerçek ise ben harbiden özgürüm.

12 Kasım 2008 Çarşamba

UÇURTMA AVCISI

Saatin alarmı çaldığında gün henüz ışımamıştı. Yorganı kaldırdığımda, kemiklerime işleyen soğuktan bedenim kas katı kesilmişti. Günde 2 pakete yakın içtiğim sigara yüzünden ciğerlerim iflas etmiş, başımda durmadan zonkluyordu. Hemen banyoya gittim, bir duş alsam iyi olacaktı. Yok, kahve içmem lazım… diye geçirdim aklımdan ve mutfağa yöneldim. Suyu kaynatırken pencereden körfeze doğru baktım, gün yavaş yavaş aydınlanıyordu. Yeni bir gün, yine koşuşturmaca ve yine bir yalnızlık… Aç karna içtiğim acı kahve ve sigrara iyice uyuşturdu bedenimi. İçimden sadece şarkı söylemek geliyordu avaz avaz…Kendimi tutamadım patlattım bir Sezen şarkısı. Yok, Sezen bile çare değildi bu günün güzel geçmesi için. İçimde, hep o beklediğim ama tarif edemediğim şeye kavuşamamanın verdiği sıkıntıyla gene baş başa kalmıştım. Balkona çıkıp temiz hava almak istediysem de bunu başaramadım. Ellerimi bile doğru düzgün kullanamıyordum. Son bir gayretle paltomu giydim, müzik çalarımı yanıma alıp kendime ıssız sokaklara attım. Apartmanın kapısını açtığımda yüzüme çarpan o keskin ayaz yüzünden gözlerim kamaştı. İlk adımı attığımda iki köpek bana doğru havladı. Ne oluyordu bugün bana yahu? Hiç böyle olamamıştım diye sitemkar bir ifadeyle boş bir sokakta hızlı adımlarla ilerledim. Attığım her adımda sırtımdan soğuk terler boşalıyor ve gözlerim kararıyordu. Sokağın sonundaki çıkmaz sokaktağa girdim ve parka gittim. İyice paslanmış olan demir bir banka oturdum. Soğuk iyice içime işlemişti. Bir sigara yaktım. Sanırım iyi geldi. Çöp bidonunda aradığını bulamamış olan sırnaşık bir kedi süründü bacaklarıma. Yerde bulduğu buruşturulmuş bir kağıt parçasıyla şirince oynadığını gördüm. Tebessüm ettiğimi hatırlıyorum. Kedi’nin hafifçe başını okşadım ve ıssız sokaklarda tekrar yürümeye başladım. El arabalarıyla neşe içinde çöplerden kağıt, plastik ve cam şişe toplayan romanların kahkahaları ile inleyen sokak keyfimi iyice yerine getirmişti. Güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamış; kapkara gözüken körfez, turkuaz bir renge bürünmüştü. Kuşlar cıvıldaşmaya, sokaklar kalabalıklaşmaya başlamıştı. Herkes telaş içinde mesai saatine yetişmeye çalışıyordu. Kimi pantolnunu çekiyor, kemerini bağlıyor; kimi sevigilisine telefonda günaydın diyor, kimileri ise gelmeyen otobüs için kendi kendilerine konuşup duruyorlardı. Ekmek kuyruğunda bekleyen yaşlılar ise hastalıklarından, memleket meselelerinden bahsediyor dertli dertli kafalarını sallıyorlardı. Fatih’in söylediği gibi ufak ayrıntılara dikkat etmek eğlenceli olmaya başlamıştı. Yolda minicik eteğiyle koşan ve aynı zamanda makyaj yapan; her halinden sekreter olduğu belli olan bir kadın geçti yanımdan. Ardından delinin teki almış pazar arabasını eline, peşine taktığı iki köpekle bağıra çağıra yürüyordu sokakta. Akşamdan kalma birkaç adam bir çorbacıda şişmiş gözlerle çorbalarını yudumluyor, içseler de gitsek edalarıyla bakan garson ise bir sandalyeye çökmüş boş boş duvarlara bakıyor. Bir esnaf bütün dertleryle ekmek teknesinin kepenklerini açıyor, bir çocuk dışarıda mahmur gözlerle okul servisini bekliyor… Eve geldiğimde hemen kendimi banyoya attım, sıcak bir duş yaptım. Bornozumla evin içinde gezindim, tavşan kanı bir çay demledim. Güzel bir kahvaltı yaptım ve Khaled Hosseini’nin Uçurtma Avcısı’nı kaldığım yerden okumaya devam ettim. Gözlerim yorulduğunda bir keyif sigarası yakıp körfeze daldım yeniden.. Belki bir çok şeyin yoksunluğunu çekiyordum ama geriye dönüp baktığımda ne dostluklar elde ettiğimi ne aşklar yaşadığımı gülümseyerek hatırlıyorum ve ben artık eskisi kadar mutsuz olamıyorum; çünkü sahip olduğum olağanüstü dostluklardır beni ayakta tutan. Bundan dolayı yanımda olamasalarda aslında hep benimle birlikte olan dostlarıma, bir insanın diğerini ne kadar çok sevebileceğinin su gibi akıp giden öyküsünü anlatan Uçurtma Avcısı’nı ithaf ediyorum.

11 Eylül 2008 Perşembe

KÜÇÜK İBO'NUN BÜYÜK DRAMI

Bu sabah gazetede "Küçük İbo'nun Büyük Dramı" başlığı altında bir yazı okudum. Haberin geri kalanını okumadan aklıma türlü reklam kokan kıyamet senaryoları geldi. Acaba küçük ibo amansız bir hastalığa mı yakalanmıştı? Ailesinden birisini mi kaybetmişti? Haberin gerisini okuyunca bunlardan daha da büyük bir dram olduğunu anladım. Bizim ibo Gaziosmanpaşa'da tek odalı bir bekar evinde kalıyormuş, meşhur olduğu zamanlardaki mal varlığını değerlendirememiş...
O kadar üzüldüm ki tansiyonum yerlerde sürünüyor,
Ağlaya ağlaya da gözlerim şişti.(!)

04 Eylül 2008 Perşembe

KUL DARALMAYINCA HIZIR YETİŞMEZMİŞ

Bugün kendimi en mutlu hissetiğim günlerden biri. Yaz başından bu yana çektiğim maddi sıkıntılardan yorulmuş kalbim, derin bir nefes alarak kendine geldi. Haziran ayında çok talihsiz bir olay başıma gelmişti. Doğum günüm için kendime kallavi hediyeler almış ve bir sürü borca sokmuştum kendimi. Harcama yaparken çok da düşünmedim aslında; çünkü çalışıyordum ve bir gelirim vardı. Borçlarımı ödeyebilrdim; ama ödeyemedim. İş yerim talihsiz bir şekilde kapanmıştı ve işsiz kalmıştım. Önümde ise ödenmesi gereken yüklü miktarda kredi kartı borcu, ev kirası ve faturalarım; ayrıca iyi şekilde değerlendirmem gereken yaz okulum ve stajım vardı. O kadar borç yükünün altında nasıl geçecek koca bir yaz diye düşünerek geçirdim yaz ayımı.
Benim için ilk en güzel haberi yaz okulu sonunda aldım, tüm derslerim AA gelmişti. Akabinde staja başladım. Büyük bir firmanın finansman departmanında güzel bir staj dönemi geçirirken bir yandan da Ankara'da arkadaşlarımla buluşarak keyifli sohbetlere nail oldum. Bunlar da yetmedi, İstanbul'a kardeşimin yanına gittim, beraber güzel bir tatil yaptık ve Ankara'ya döndükten sonra gerçekler su yüzüne çıktı. Yüklü miktarda kredi kartı borcu ve ödenmemiş olan kira borcum... 1 hafta kafa patlattım bu konuda. Bir bankaya kredi başvurusu yaptım. Elimde ekstrelerim, borçlarımı toparlayıp kendime alternatif ödeme planları çıkarmakla meşguldüm. O kadar büyük bir çıkmazdaydım ki borcumu borçla ödemekten başka bir çarem kalmamıştı. Kredi çekmeliydim ve borcumu komple kapatmalıydım. Bu sabah elime kağıt kalem almış hesap yaparken kendimi o kadar çaresiz hissetmiştim ki benim tek umudum olan kira yardımı için 10 eylül'ü beklemeden yurt müdürünü arayacak ve kira yardımı için gerekirse yalvaracaktım. Hesapsız işlerden ve benim cahilliğimden dolayı bu borçlardan kurtulmak ve evimde mutlu mesut yaşamak istiyordum. Hesap kitaptan bıktığım an tam koyverip ağlayacağım ki bir telefon geldi bana. Canım Bahar hocam bana yurt kira yardımını almaya hak kazandığımı söylediğinde dünyalar benim oldu. Zamanında adak adamıştım, tatlı ısmarlayacaktım o an yanımda kim varsa. Mesa Mesken Sanayii A.Ş. Finansman departmanına bir kilo baklava ısmarladım. Benim ağzım tatlandı, sizinki de tatlansın diye. Boş yere dememişler, kul daralmayınca hızır yetişmezmiş diye:)

03 Eylül 2008 Çarşamba

YÜZ YILIN YARDIM (!) HAREKETİ – 1

Son günlerde Deniz Feneri Derneği ile ilgili şok iddaları hepimiz medyadan takip ettik. Bizim Yimpaş, İmza (Jet Fadıl), İhlas vb. kurumlara inanan uyanık Türk insanı kazıklanmaktan, aldatılmaktan ve sömürülmekten bıkmamış olacak ki diğerleriyle aynı rotadan yol alan Deniz Feneri Derneğine de yardımlarını esirgememişlerdir. Sonucu malum. Yine klişe, hesaba aktarılan fonlar, halktan toplanan yardım paralarını babasının malı gibi harcayan ve aklanan dernek yöneticileri, ve dumura uğramış yardım severler…
Bir zamanlar Deniz Feneri Derneği’nin Kanal 7 de bir programı vardı. İzledim, bir il seçiyorlar, bu ilden de bir ilçe ve bu ilçeden bir mahalle seçiyorlar, çevreden yardıma muhtaç olan bir aileyi bulup evlerini tadilat ediyorlar, buzdolaplarını dolduruyorlar, kılık-kıyafet bir şeyler alıyorlar ve buna yardım adını veriyorlar? Allah aşkına söyleyin bunun neresi yardım? O buzdolabı boşalmayacak mı? Elbiseler eskimeyecek mi? O ev eskimeyecek mi? Sonra? Sonrası malum, gene aynı açlık, sefalet ve yoksulluk. Yıllardır bu şekilde geçici çözümlerle binlerce aileye yardım edildi, doğrudur; ama bu yardımlara alışan Türk halkı artık kılını kıpırdatmıyor! Nasıl olsa birisi yardım eder umuduyla kendini açlığa ve sefalete mahrum bırakıyor. Sonra seçim dönemi bir torba kömür, gıda yardımı gibi teranerle gene kandırılıyorlar. İşte bu noktada Merhum Aziz Nesin’e katılmıyorum. Türk milleti zekidir Aziz amca, işin kısa yolunu bulmuş. Ordan burdan yardımlarla karnını doyurur, akşama kadar evinde yatar, cigarasını tüttürür, tek çocuğunun eline bakarak asalak gibi hayatını yaşar ve bu dünyadan göçer gider. Çok güzel kurgulanmış bir mantık; ama asla geleceğini göremez. Bir asgari ücretle, üç kuruş emekli maaşıyla sürünür durur bir hayat boyu. Yeni bir kitap çıkar okuyamaz; çünkü okumayı bilmez, yeni bir müzik çıkar dinleyemez; çünkü ruhu yoktur, yeni bir görüşe katılamaz; çünkü yorumlayamaz… İşte bu noktada da Aziz amca’ya katılıyorum. Bir yandan zeka dökülürken, bir yandan aptallık akıyor. Tıpkı havuz problemleri gibi. Havuza muslukla akan zeka, havuzun giderinden aptallık olarak akıyor. Arada da bir havuz var unutmadan, o ise beynimiz. Dolan zekaya rağmen o kadar aptallık akıyor ki giderden, havuzun içi bomboş kalmış.

YÜZYILIN YARDIM (!) HAREKETİ - 2

Bir önceki yazımda asıl söylemek istediğim konuyu, başka bir yere bağladığım için sizlere aktaramadım. Bundan dolayı bu ikinci yazıyı yazma ihtiyacı duydum.
“Yüzyılın Yardım Hareketi” sloganıyla bağış toplayan Deniz Feneri Derneği’nin yaptığı usulsüzlüklere rağmen halkın hala tuturuk bir şekilde bu ve buna benzer kurumlara büyük bir inançla bağış yapmasını aklım almıyor. Kanal 7 deki programdan bahsetmiştim hatırlarsanız. Bu programda yapılan yardımların, yardım olmadığını; ancak geçici birer çözüm olarak değerlendirebileceğimizi söylemeye çalışmıştım. Bu görüşümü aşağıda vereceğim örneklerle pekiştirmek istiyorum.
Biliyorsunuz ki Türkiye’de binlerce dernek mevcut. Özellikle bazıları, hazırladıkları projelerle memleketimize o kadar güzel katkıları var ki…
Örneğin, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği… Türkiye’nin en büyük projelerinden birine, “Kardelenler” projesine imza attı. Binlerce kız çocuğuna burs sağlanarak onların okumasını; özgür, düşünebilen, yorumlayabilen ve kendi ayaklarının üstünde durabilen birer birey olarak yetişmesi için. Bu proje kapsamında Sezen Aksu bir çok konser verdi, bir albüm çıkardı; Ayşe Kulin “Kardelenler” adında bir kitap yazdı ve bu konserlerin, albümlerin ve kitapların bütün net karı bu projeye aktarıldı. Binlerce kız çocuğu bu burs sayesinde okulla tanıştı, bir çoğu iyi derecelerle üniversiteyi kazandı ve yakında elleri ekmek tutacak.
Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı… 2007’nin Kasım ayında Lütfi Kırdar Kongre Merkezinde Ajda Pekkan, Nilüfer ve Sezen Aksu bir konser verdi, kız çocuklarının okuması, çocuklara eğitimleri için verilecek bursların finanse edilebilmesi için.
Türk Eğitim Vakfı, binlerce öğrenciye burs vererek yurt dışına gönderiyor,
Tema Vakfı, bu ülkenin ciğerleri için savaş veriyor,
Toplum Gönüllüleri Vakfı, miniklere gönüllü olarak, İngilizce, matematik gibi dersler; satranç, tiyatro, halk oyunları gibi sosyal faaliyetleri öğreterek ilerisi için bir vizyon kazanmalarına yardımcı oluyor.
Mehmetçik Vakfı, bu ülke için canlarını feda etmiş şehitlerimizin yakınlarına destek oluyor

Kıssadan Hisse; onca dernek, kısıtlı imkanlarla bu ülkenin geleceği için çalışırken, Deniz Feneri Derneği sadece günü kotarmakla kalıyor. Bu konuda Çinli filozof Kuan Tzu’nun güzel bir sözüyle bu yazıyı noktalamak istiyorum:
Bir yıl sonrasıysa düşündüğün,Tohum ek.
Ağaç dik,On yıl sonrasıysa tasarladığın.
Düşünüyorsan yüzyıl ötesini,Halkı eğit o zaman.
Bir kez tohum ekersin,Bir kez ürün alırsın
.Bir kez ağaç dikersin,On kez ürün alırsın.
Yüz kez olur bu ürün,Eğitirsen toplumu.
Birine bir balık verirsen,Doyar bir defalık.
Balık tutmayı öğret,Doysun ömür boyunca!

28 Ağustos 2008 Perşembe

Bir Kefken Masalı


Geçen hafta İstanbula kardeşimi görmeye gittim. Bana uzun zaman önce İstanbula gelirsem sayfiye yerlerinden birine gideceğimizi ve mangal olaylarına falan gireceğimizi söylemişti. Sabah 6 da İstanbula indiğimde, her şeyin bu kadar güzel olacağı aklıma bile gelmemişti; çünkü çok büyük umutlarla gelmemiştim buraya. Aklımdan geçen sadece Yasin ile güzel vakit geçirmekti o kadar. Evdeki hesap çarşıya uymaz derler ya, işte bu laf cuk diye oturdu bu iki günlük maceraya. Yasin beni öncelikle mis gibi börekleri olan bir pastaneye götürdü. Sabahın köründe yediğim o su böreğinin tadını asla unutmayacağım. Kahvaltımızı yaptıktan sonra, sırasıyla Yasin’in işyerine ve evine gittik. Evde muhabbet bağına iyice girdikten sonra, hazırlandık ve Tuzla’ya Serkan’ı almaya gittik. Serkan’ı ve çadırları aldıktan sonra nereye gideceğimize karar vermeden yola çıktık. Önce Şile dedik, akabinde Ağva sonra İzmit’e gitmeye karar verdik; sessiz, sakin bir kamp yeri bulacaktık. Yola koyulduk, ilk hedefimiz Kerpe idi. Çok şirin bir sahil kasabası olan Kerpe’de yer bulamayınca, Kefken’e gittik. Deniz kenarında güzel bir yer bulduktan sonra buraya çadırımızı kurup obamıza da “Zenci Meme Obası” adını verdikten sonra mangalımızı yaktık ve keyfe başladık. Yemeğimizi yedikten sonra biralarımızı aldık ve koyu bir muhabbete başladık. Hemen yanımızdaki gençlerlede muhabbet kurup eğlenceli dakikaların ardından çadırımıza girip güzel bir uykuyla bir sonraki güne uyandık. Güzel bir kahvaltının ardından havlularımızı aldığımız gibi doğruca denize… Uzun bir deniz sefasının ardından çadırlarmızı topladık ve İstanbul’un yolunu tuttuk. Hem Kefken’e gelirken hem de giderken yaptığımız muhabbetler ile yolculuklarımız da eğlenceli geçmişti. Tuzla’da Serkan’ı eve bıraktıktan sonra Yasin’in evinin yolunu tuttuk. Duş aldık, hazırlandık ve Yasin beni Ataşehir’deki otogara bıraktı. O kadar güzel iki gün geçirmiştim ki hayatım boyunca çok güzel bir anı olarak saklayacağım bu iki günü…

Keril, Şesut ve Seraaaat!

En sevdiğim ev arkadaşım Keril, en sevdiğim eski iş arkadaşaım Şesut ve en sevdiğim geyik arkadaşım Seraaaat en kısa zamanda bir ekşında bulunup bunun rövanşını hep beraber yapalım. Her ne kadar 3 kişi gitsekte ağzımızdan çıkan her cümlede sizleri andık, bana facebook’ta grup falan açtırmayın, kampanya yaptırmayın, ayarlyın bişeyler en kısa sürede bir şeyler yapalım, sevdim bu blog işini:) buradan duyurulur!

Yılmaz Özdil'in Yazısına Atfen Yazdığım Mektup

Sayın Yılmaz Özdil,

Merhaba, Ben Görkem Akbulut. İzmir Ekonomi Üniversitesinde öğrenciyim. 22 yaşındayım. 28 Ağustos tarihli "Yurt'sever" başlıklı yazınıza ilaveten bir konuya değinmek istiyorum. Öğrenim gördüğüm üniversite İzmir'in Balçova semtinde. Balçova, türkiyede iki tane üniversite sahibi olan tek ilçedir. Hem Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesini hem de İzmir Ekonomi Üniversitesini bünyesinde barındırır. Bundan dolayı son derece pahalı ve lüks bir semttir. Ayrıca ilçemizde bulunan termal otel ve teleferik değerine değer katar güzel Balçovamızın. Buraya kadar bir sorun yok, her şey güzel; ama Balçova'da gözümüzden kaçan villalar vardır. Çevresi dikenli tellerle çevrili, korumalı,kapılarında son model arabalar olan lüks villalar... İnsan yanından geçerken doğal olarak bu villalarda kimlerin oturduğunu merak eder. Kimler oturuyor biliyor musunuz? Kara çarşaflı, sakallı, şeyh kılıklı insanlar. Altlarında son model arabalarla her hafta sanki evde bir toplantı varmış gibi villa villa gezen insanlar... Temmuz ayında, Korutürk mahallesindeki bir villanın önünde 7 tane son model Audi, BMW, Merceses, Range Rover... vb. markalı araçların içinden kara çarşaflı bayanlar çıkıp bir eve girdiler. Kendi gözlerimle şahit oldum, daha sonra bu araçlara tekrar binip Balçova Camii'ne gittiler. Bu camii'nin de bir özelliği var. Caminin hemen yanında, bahçesinin içinde 3-4 katlı bir bina var, Son derece lüks bir bina... Bu binada öğrenciler kalıyor. Ne bir tabelası var, ne de numarası. Öğrencileri ise hiç bir şekilde dışarıya çıkmıyorlar, kimseyle konuşmuyorlar. Sadece cuma namazından ve kandil gecelerinden sonra ellerinde birer bisküvi kutusuyla cemaatten para topluyorlar. ve inanın en az 10 çocuğun elindeki bisküvi kutuları ağzına kadar parayla doluyor.
Gençlerimizin kafası işte böyle yıkanıyor ve yeşil sermaye'nin bir kısmı işte böyle oluşuyor. Bu duruma karşı kayıtsız kalmak mümkün değil; ama tek başıma bireysel çabalarımızla da bir şeyler yapmak mümkün değil. Milletçe o kadar geriye gittik ki, üzülmemek elde değil. Bu milletin ya "Dur" demesi lazım; ya da elimizde seçme ve seçilme hakkımızın alınması lazım; çünkü elimize yüzümüze bulaştırıyoruz bu hakkımızı.

Saygılarımla ,

Görkem Akbulut

Kaynak : http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/9763864.asp?yazarid=249&gid=61

Aile Kavramıyla Artık İlgilenmiyorum

Güzel bir masalın ardından, yaşamış olduğum o güzel günlerin hatırasına sarılmış olarak kazandığım iyimserlikle Ankara’ya geri döndüğümde, gerçekler bir dalga gibi yükselerek beni o aptal gerçeklik denizinin içine vahşice çekiverdi. Artık ne ben eski bendim, ne de ailem eski ailemdi. Herkes, her şey sanki bir peri masalındaymışım gibi güzelken, değişivermiş, içimdeki o bitmez tükenmez huzursuzluk ve mutsuzluk, ağzındaki o büyük gülümsemeyle bana bir hoş geldin partisi düzenlemişti. Akşam eve vardığımda, büyüklerimin yüzlerine bakınca birden midem bulanmış, o anda birden içimde nefret fırtınaları kopmuş ve bulunduğum ortamı içinde bulunduğum şartları düşünmeden evi terkedesim gelmişti. Sabah uyandığımda , yeni doğan günün huzurunu benim huzursuzluğumla karşılamak dün yaşadığım duyguların bir rüya olmadığını idrak etmemle yepyeni bir gününün baştan kötü geçeceğinin habercisi gibiydi. Sabah yataktan kalktığımda ilk aklıma gelen şey bugün yalnız kalmam gerektiğiydi. Yalnız kalmalı ve kendimle yüzleşmeliydim. Kendime uzun zamandan beri söylemek istediğim; fakat söylemekten çekindiklerimle savaşmalı ve bu konuda kendime dürüst davranmalıydım… ve sonunda bunu başardım, ağzımdan dökülen birkaç cümleyi birleştirdiğim ve şu satırları yazdım:
“Ben duygusal bir insanım. İnsanlığın sahip olduğu o erdem, onur, haysiyet gibi etik kavramlara inanılmaz derece bağlıyım; bundan dolayı karşılaştığım her çıkmaz durum beni bir limandan başka limanlara kolayca atabiliyor. 22 yaşıma girdiğim şu günlerde yıllardan beri bütün gücümle kaybetmemek için savaştığım etik kavramlarımdan yavaş yavaş uzaklaştığımı görüyorum; çünkü başıma gelenlerden o kadar sıkıldım ki artık bana zarar veren her kişi, kurum ve olaydan elimi çekmek istiyorum.
Bir çok kavramı sildim hayattan; ama bir insan için en önemli kavramlardan biri olan aile kavramını silmemek için çok uğraştığımı düşünüyorum. Luzumundan fazla kafa patlattım bu durumu kurtarmak için; ama nafile. Ben artık bana zarar veren, beni huzursuz kılan her türlü kavramdan kendimi soyutlama kararı aldım ki bu duruma ailem de dahil. Sadece beni dünyaya getiren anne ve babama saygım ve sevgimin sonsuz olduğunu belirtmek isterim; bunun dışında kalan hiçbir kimsenin bundan sonra hayatımda yeri olamaz; çünkü artık aile kavramıyla ilgilenmiyorum.”

24 Temmuz 2008 Perşembe

Elveda Suna Teyze...


Suna Pekuysal ( 1933 - 2008)
Elveda Keloğlan'nın delikanlı anası,
Ayşeciğin Peyker teyzesi,
Türk tiytarosunun çınarı...
Sana duyduğumuz saygı, özlem ile
Önünde kıvançla eğiliyorum.
Elveda...

17 Temmuz 2008 Perşembe

Deniz Yıldızı'nın hikayesi...(1)

Bir gün sahilde bir adam yürüyüş yapmaktadır. Uzakta danseder gibi hareketler yapmakta olan birisi dikkatini çeker. Merak edip hızlı hızlı ona doğru yürür. Yaklaşınca bir gencin yerden bir şeyler alıp denize attığını, sonra bir kaç adım gerye adım atıp aynı hareketi dürekli tekrarladığını görür. Biraz daha yaklaşıp genci selamlar ve aralarında şu konuşma gerçekleşir:

- Ne yapıyorsun böyle?
- Okyanusa denizyıldızı atıyorum.
- Denizyıldızı mı?
- Evet...Güneş yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları hemen suya atmazsam, az sonra ölecekler.
- Ama görmüyor musun ki kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı deniz yıldızı ile dolu. Ne farkeder?

Genç adam eğilerek yerden birr denizyıldızı daha alır, okyanusa fırlatıken şöyle der:

- Bakın, onun için farketti!

( Lauren Iseley -Deniz Yıldızı'nın hikayesi)

13 Temmuz 2008 Pazar

Aç Kardelen Aç

Turkcell ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin ortaklaşa yürüttüğü "Kardelenler" projesini hepiniz biliyorsunuzdur. 2005 yılında Sezen Aksu gelirinin bu projeye aktarılacağı bir albüm hazırladı, yurt çapında konserler verdi ve Ayşe Kulin bir kitap yazdı. Böylece, Türkiye'nin en önemli sorunlarından biri için hatırı sayılır miktarda bağış toplandı. Öncelikle bu projeyi hayata geçiren ÇYDD başkanı sayın Prof. Dr. Türkan Saylan'ı, Sezen Aksu ve Orkestrasını, Ayşe Kulin'i, konserlere giden, albümü ve kitabı alan ve bağışta bulunan herkesi yürekten kutluyorum. Sizlere ne kadar minnet duysak azdır; çünkü Atatürk'ün kızlarıdır bu ülkeyi cehalletten kurtaracak olan. Ben bir erkek olarak egomu tatmin etmek amacıyla burada kendi cinsimi övmek için can atıyorum; ama şu sonuca vardım ki bu ülkede artık erkeklik beş para etmiyor. Hepimizin içindeki kaçınılmaz bıçkın delikanlılık modu bizleri sömürüyor. Bir adım yol alamıyoruz. Çevremize baktığımızda Alkol, sigara ve uyuşturucu batağında olan, kendisine ait olmayan düşüncelerle vatana sahip çıkıyormuş ve vatanı savunuyormuş gibi görünen binlerce boş erkek yığınından başka bir şey göremiyorum. Üzülmemek elde değil; çünkü bu bıçkın delikanlılardır bu ülkeyi yöneten ve yönetecek olan. Bugün hangi toplum erkek egemenliği altında ise o toplumlardır en fazla yasaklarla yaşayan. İran örneğini ele alalım. 12 temmuz cumartesi günü Hürriyet gazetesinde köşe yazarı Tufan Türenç'in yazısında İran'a araştırma yapmak için gitmiş olan bir bilim adamının nelerle karşılaştığını okuyunca kanım dondu. Kadınların toplumda bir böcek gibi ezildiğini, sayısız yasaklara maruz kaldığını, saçının bir teli görününce hapse atıldığını biliyor musunuz? Bunu geçtim, geçen haftalarda Fatih Altaylı'nın programına konuk olan ve "Atatürk'ü sevmiyorum, Humeyni'yi seviyorum" demek gibi bir eşşeklik yapan türbanlı kızın bile yasaklarla dolu olduğu için taptığı adamın ülkesinde yaşamak istememesi, sizce durumun ehemmiyetini göstermiyor mu? Bizde şimdi İran yolunda giderken, kadınlarımıza ve genç kızlarımıza sesleniyorum. Bu ülkede çağdaşlık ve modernizm ile beraberinde gelecek olan refahı sağlayacak olan sizlersiniz. Kurtuluş Savaşında olduğu gibi sizlerin en büyük aktörler olmanızdır Türkiye Cumhuriyetini bu bataktan kurtaracak olan. Sizler bu ülkenin asıl geleceği ve modern yüzüsünüz. Bundan dolayı sizlerin azmi ve başarısı ile gelecek nesiller rahat erecektir. İyiki varsınız.

10 Temmuz 2008 Perşembe

Çocuklarınız

Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevginizi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır,
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz ama sakın onları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geri dönmez,
dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücü ile yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.

Halil Cibran

Dersimiz: Hayat

Bugün, hayatımın en büyük derslerinden birini aldım. Kendi öz be öz kanımdan olan kişiler tarafından bilinçsizce ve acımasızca harcandım. Üstelik bunu bana yapan üç kuruşluk beyinler, sanki hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi davranarak zeytinyağı gibi su yüzüne çıkmak istemesi, bu olaya bir son vermem gerektiği düşüncesini zorunlu kıldı.
Kabahatın büyüğü aslında bende. Biliyorum; çünkü çok değerli annem ve babam bana bu gibi durumların olacağını en başından söylemişlerdi. Ben ise Mevlana’ya özenmiş ve içimdeki o evrensel insan sevgisinin verdiği gazla çok büyük bir ekonomik bunalımda olmama rağmen, hediyeler almış ve kafama göre güzel planlar yapmıştım. Ankara’dan “ahretlik” diye nitelendirebileceğim bir arkadaşım bana sırf bu gibi özel durumlar için yüklü bir miktarda borç para yollamış ve ben bu parayı sadece bir günlük güzel bir hatıra olacak beklentisiyle kalkıştığım işte heba etmiştim. Sağolsun, otobüs firması ve hediye aldığım dükkan sahibi bendeki bu hayal kırıklığının büyüklüğünü anlamış olacak ki bütün paralarımı iade ettiler. Ben ise bitkin bir halde evime ve işimin başına döndüm.
2 sene önce kendi elimle yarattığım bu pisliği, gene kendi gayret ve çabamla temizlemek artık kaçınılmaz. Bir daha asla görüşmek yok. Hani “Helvasını getirseler, yemem” denir ya işte içimdeki nefret o boyutta. Ben sadece ağrısız başımı ağrıttım o kadar. Bu kadar değer verirsen olacağı buydu, bunu bilmem gerekirdi.
Bu arada, bu şahıslara bir de teşekkür etmek istiyorum, sayenizde elimdekilern kıymetini biraz daha fazla anladım. Aslında ne kadar değerli insanlar benim ailem, dostlarım, arkadaşlarım. En zor zamanlarımda, beni yalnız bırakmayan, bana kol kanat geren ne kadar fazla insan var çevremde. Koşulsuz sahiplenme prensibiyle hareket eden ne kadar dost…
Bu yaşanan olayların akabinde, kendime çok büyük bir hayat dersi de çıkardım. Bunun ne olduğu artık benim kutsalım, kimseyle paylaşmayacağım. Şebnem Ferah’ın “Artık Kısa Cümleler Kuruyorum” şarkısınıdan ufak bir anektot ile yazımı sonlandırıyorum:

Hayatıma giren herkese, yaşanmış her şeye,
Teşekkürler, büyüyorum sizinle…
(Not: Suçun olmadığını biliyorum birisi; ama yapacak bir şey yok, sen elinden gelenini yaptın. Bu iş devam etseydi canım daha fazla yanacaktı.)

09 Temmuz 2008 Çarşamba

Atam İzindeyiz!


Ey Türk gençliği !

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK
20 Ekim 1927

08 Temmuz 2008 Salı

Nutuk Kampanyası


Türkiye çok büyük bir kaos'un içinde. Siyasi, Politik, Ekonomik ve Kültürel istikrarsızlık ülkemizi ve vatandaşlarımızı günden güne orta çağ karanlığına sürüklemekte. İşin komik yanı büyük çoğunluk sanki hiç bir şey olamamış gibi davranmakta ve bu ülkenin geleceğini düşünmemektedir. Günü kurtarmak için yaşanan hayatlar ve bilinçsiz bir toplumdur ancak gelecek kuşakları köleliğe mahkum eden. Bilinçli bir vatandaş olarak bu kaostan kurtulmanın tek yolunun, geçmişimizden ders almak ve Atatürk İlkelerine can-ı gönülden sarılmak olduğunu belirtmek isterim. Bundan dolayıdır ki bu yazımla birlikte, yakın geçmişimizden haberdar olmayan, Atatürk İlkelerini anlamak isteyen ve ULU ÖNDER MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün "NUTUK" eserini alamayacak durumu olan bana adresini bildirsin. Tarafımdan tüm masraflar dahil olarak NUTUK'u bu şahıslara gönüllü olarak göndereceğim; çünkü Milli Benliğini Bilmeyen Milletler, Başka Milletlere Yem Olurlar!

01 Temmuz 2008 Salı

Bir Sezen konseri’nin ardından

İnsan bazen kendinden o kadar fazla ödün verir ki, bir andan bütün hikayen son bulur, bütün kutsalların bulunduğun yere gömülür tıpkı bir bebek gibi saf ve temiz duygularla içinde bulunduğum vaziyeti sorgulamadan, önüne engeller koymadan gönlünce yaşarsın… İşte bu durumun aynısı geçen pazartesi günü İzmir’de yaklaşık 5000 kişiye birden oldu. 3 saatliğine bütün gururunu bulunduğu yere gömen bu insan topluluğu gönlünce eğlenerek ve ağlayarak müthiş bir 3 saat çalmışlardır hayattan. Bunlardan biri de bendim. O kadar fazla beklenti ve önyargı ile gitmiştim ki konsere, birden Sezen al aşağı etti beni. Ne kafamda oluşturduğum repartuar vardı, ne de klasik program. Tamamen farklı bir repertuar ve konseptle karşımıza çıkmış ve hemşehrilerine güzel bir sürpriz yapmıştı.
Su Gibi ile müthiş bir başlangıç yaptı konsere, Yol Arkadaşım ile devam etti. Geçen sene konserde dinlediğimiz o yorucu şarkıyı o kadar güzel hareketlendirmiş ki hepimiz şaşırdık, derken Haydi Gel Benimle Ol ile kopmaya başladık. Sigaramın Dumanına Sarsam gbaşladığında 5 dakikada 2 sigara tüketmiş, tam 3. yü yakarken yanımda oturan amca tarafından uyarılmıştım. Gönülden Gönüle’ye başladı birden. Konserin en sürpriz parçasıydı. Çok uzun süre önce dinlemiştim bu şarkıyı Sezen’den. “ Gönülden Gönüle uçtum nafile, yerin dolmuyor…”. Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam başladı, vokalisti Nurcan Eren (Kavak Yelleri dizisindeki Hafize Ana) Hükümsüz’ü söyledi. Bu kadın bence Türkiye’deki en güçlü sese sahip. Sonra Sezen tekrar sahneye geldi, hiçbir şey söylemeden orkestraya işaret etti, orkestra çalmaya başladığı andan itibaren tüm seyirciler ortalığı çakmak aleviyle aydınlatmaya başladı; çünkü başlamıştı Kalbim Ege’de Kaldı… herkes cigarasını sardı ve yaktı ucunda acıları derken geldi İzmir’in Kızları… Yeni albümden müthiş bir şarkı. “ İzmir’in Kızları bir elinde de cımbızları, dişidir, anadır, efedir gidinin eses duruşları, çıktılarmıydı ipek çoraplarıyla kordon boyuna…” Vokalisti Eda gözden kayboldu bir anda, rahatsızlandığını düşündüğümüz anda Gamsız la birlikte kıpır kıpır hiphop söylemeye başladı. Hızlarını alamamış olacaklar ki bu gruba Nurcan Eren de katıldı ve Sezen, Eda, Nurcan üçlüsü başladı Adem Olan Anlar’ı söylemeye. İyice eğlendirdikten sonra Eda solo olarak Lal’i söylemeye başladı ve bizi yerle bir etti. Bir şarkı bu kadar mı içten söylenir? Sezen ise Namus ile konserin 1. bölümüne son verdi…
Kısa bir aradan sonra Firuze ile başladı 2. bölüme. Aysel Gürel’e selam gönderdikten sonra konserin benim için 2. en büyük süprizi Kaçın Kurası başladı. Seyircilerden bir tanesi konserin başından beri Erkek Güzeli diye bağıra bağıra Sezen’i psikopata bağlayınca dayanamadı ve başladı Erkek Güzeli’ne. Yeni albümden 9 - 8 lik Roman ile devam etti. Sonra dayısı için yazdığı Karıcığım’ı Cihan Okan’a söyletti. Hepimizin dört gözle beklediği Takvim’i söyledi. Mustafa Ceceli ile Unutamam da düet yaptılar. Sezen Sarışınım ve Kahpe Kader ile devam etti. Konserin son süprizi ise Menajer oldu. Günümüz Türkiye’sine seslenen Sezen’i inşallah anlarlar diye temenni ediyorum. “ Ne yana baksam önümde bir perde, ipin ucunda bir gökte, bir yerde; birileri karnından konuşuyor, konduramıyoruz yiğitlik var ya serde: Ama bize konduruyorlar, Kanımızı donduruyorlar, veriyorlar veriyorlar gazı, hepimizi dolduruyorlar… Bize yeni Menajer lazım…” Bu süprizen sonra konser bitti ve alkışlar arasında Bis’e çıktı. Tanrı İstemezse ve İzmir’in Kızları nı söylerek evimizin yolunu tuttuk. Tek kelimeyle müthiş bir konserdi. Bu kadar süprizin barındığı bir Sezen konseri daha izlememiştim. Çok özel duygularla konserden ayrıldım ve evimin yolunu tuttum. Hem bir yılın yükünü attığım hemde doğum günümü kutladığım bu geceyi gönlümce eğlenerek unutulmazlar arasında yaşattığı için Sezen’e ne kadar teşekkür etsem azdır.

22 Haziran 2008 Pazar

AKP’nin ekmeğimle oynaması ve Emniyet Teşkılatı’nın Büyük Ayıbı

2 gün önce gayet normal bir şekilde güne başlamıştım. Her zamanki gibi saat 11 de Göztepe’ye gittim, Levent Usta’yı uyandırdım, iş yerini açtım, temizledim ve bir köşede sıcaktan mayışmış bir şekilde gazetemi okurken 2 resmi üniformalı polis kapıdan içeriye girerek çalıştığım barı alıcı gözle iyice bir inceledikten sonra çeşitli sorular sorup gittiler. Bir anlam veremediğim bu olayın akabinde Bar’ın etrafından sürekli devriye motorsikletleri ve polis memurları geçiyor, içeriye bakıyor ve kendi aralarında bir şeyler konuşuyorlardı. Bu işte bir çapanoğlu olduğu kesindi. Sukunetle beklemeye koyuldum. Bir anda 3 tane sivil kıyafetli polis memuru içeri girerek, çalıştığım işyerinin neden kapatılacağını sordular, iş çığrından çıkmaya başlamadan patronumu aradım ve iş yerine çağırdım. Patronum 10 dk gibi kısa bir sürede dükkana geldi ve gelir gelmez 150 tane çevik kuvvet polisi ellerinde taramalı tüfek ve koruma kalkanlarıyla etrafımızı çeviriverdi. Belediyeden gelen 2 avukat icra kararını elimize tutuşturduğu gibi bizi sokağa atmaya çalıştılar. Saçma sapan gerekçelerle geldikleri iş yerimize 3 kuruşluk küflenmiş akıllarıyla haczedeceklerdi. İşin komik yanı benim şahsıma münhazır laptop’umu bile alacaklardı. Peki bir anda olan bu olayın sebebi nedir? Efendim, bilenler bilmeyenlere anlatsın Göztepe spor klübü Ak partililerin elinde. İzmir’i ele geçirmeye çalışan bu uyanıklar, kaleyi içten fethetmeyi denemiş ve spor klüplerinin satın alarak bu işe koyulmuş. Çalıştığım işteri, BarBA, Göztepe lokali olarak geçtiği ve iyi iş yaptığı ve kar marjı yüksek olduğu için AKP’lilerin ağzını sulandırmış bunun neticesinde cebren ve hile ile BarBA’yı ele geçirmeye çalışmışlardır. Amaçları, BarBA’yı içkisiz bir restoran haline getirmek ve %47’ye daha fazla kömür, nohut, bulgur dağıtmaktır. Bunu yapaken de harcanan onca emeği bir çırpıda yok etme görevi emniyet teşkılatına düşmüş ve sanki Sulukule’de gecekondu yıkımına gidermiş gibi polis teşkılatını başımıza yığmışlardır. Bu dini imanı olan AKP’liler bu işyerinde ekmek yiyen 15 kişiyi işsiz bırakmıştır. Aralarında evli, hasta yakını ve üniversite öğrencisi olan bu insanları bir yaz günü madur eden bu zihniyettir şu anda Türkiye Cumhuriyetini yöneten. Yani, kısacası AKP ekmeğimizle oynadı.
Bu da yetmedi, etrafımızı saran çevik kuvvet ekiplerine yalvaran 3 çocuk babası aşçıbaşımıza aldırmayan ve bizlere dönerek “Siz şimdi ekmeksiz kaldınız, değil mi?” diye aklı sıra dalga geçen teşkılattır Türk insanını koruyan.
Ben Allahtan öncelikle %47’ye akıl, daha sonra bizimle bu şekilde alay geçen polislere bela temenni ediyorum, inşallah taşıyamadıkları o üniformaları altında ezilirler.

20 Haziran 2008 Cuma

İYİKİ DOĞDUM, 22 OLDUM

Bugün 19 haziran, yani benim doğum günüm. 22 yaşına bastım ama gerçekten hayatımın en yalnız doğum gününü kutladım bu gece. Herkes ununu elemiş eleğini asmış bir şekilde memleketinde tatilini yaparken, ben İzmir’de kalmayı yeğledim ve bu doğum gününü yapayalnız geçirdim. İşten çıktıktan sonra alışveriş yaptım, pastamı, biralarımı toparladım; evde kendime bir sofra hazırladım ve dilek tutup mumları söndürüm. 8 kişilik pastayı bir oturuşta yiyerek de kendi çapımda bir rekor kırmış oldum. Aslında doğum günü kutlamak pek adetim değil. Çok da fazla üzerinde durduğum bir konu da değil; ama benim için önemli olan doğum günlerini iyi değerlendirmek; çünkü ben bu günleri yeniden doğuş, tazelenme olarak nitelendirdiğim için, genelde yalnız olmayı severim. Arkadaşlarım ya da ailem bana sürpriz (!) doğum günü partisi hazırlasa bile, bir zaman yaratır ve mutlaka kendimle baş başa birkaç saat geçiririm; ama bu doğum günümde gün boyu yalnızdım, biraz sinir bozucu bir durum olsada insanın aranıp sorulması güzel bir şey. Beni bugün arayan ve yeni yaşımı kutlayan; Anneme (Leyloş’a), Babam’a (Erduş’a), Teyzoşuma, Anneanneme ( Deli Fevziye’ye), Yasin Çevik’e (Şiirimsi’ye), İlker Coşdan’a (Keril’e – Hediye mevzusunu bilahare görüşecez), Halil Erden’e (Kazma’ya), Avni Zengin’e, Numan Şahin’e, Özgür Ertür’e, Murat Özmen’e (Vici’ye), Togay Yerlikaya’ya (Mal’a), Özgür Yıldırım’a (Pasiflora’ya), Baran Akbaba’ya ( Aaron’a), Emine’ye ( Soyadını bilmirem:D), Mesut Elmas’a ( Şesut’a), Mustafa Özkılıç’a ( Şusti’ye), Necmi Karasinir’e ( Neco’ya), Ev sahibim Vedat Dedeoğlu’na, Yapı Kredi Bankası Balçova Şubesi Bireysel bankacılık memuresine, Hepsiburada.com’a, Digiturk’e, Hurriyet.com’a, Hsbc Bank’a, Dominos Pizza’ya, Turkcell Müşteri Hizmetlerine teşekkürlerimle…

SEZEN KONSERİ İÇİN ELEŞTİRİLERE YANIT


23 haziran pazartesi günü saat 21.15 de İzmir Fuar Açıkhava tiyatrosunda Sezen bir konser verecek. Uzun zamandır özlediğim sesini dinleme fırsatı bulacağım için heyecanlıydım. Borçlarım da olduğu için konsere gidip gitmeme konusunda kararsız kalmıştım. En son karar verdim ve dedim, eğer 1 dk içerisinde bu bileti alamazsam, bir daha konsere gidemeyeceğim, ki bu sene Sezen sahneleri bırakacak. O gazla biletimi en ön sıralardan ayarladım ve aldım. Bu konuda bir çok arkadaşımdan bana eleştiriler geldi. Biliyorsunuz, Sezen konseri biraz tuzlu. Ben 93 liraya aldım biletimi.Bunu duyan herkes beni acımasızca eleştirdi. Neymiş efendim ,millet aç, ekonomik kriz, enflasyon, 93 liraya bir çok şey yapılırmış…falan filan ayaklarına yatılarak bir temiz eleştirildim. Şimdi blogum aracılığı ile bu eleştirilere yanıt vermek istiyorum.
Öncelikle, 19 haziran benim doğum günüm, 22 yaşına basıyorum, her türlü zorluğa rağmen yaşamayı seviyorum, kendimi seviyorum ve kendime değer veriyorum. Bundan dolayı kendime doğum günü hediyesi olarak bir konser bileti aldım bu bir!
İkincisi, soruyorum, en son ne zaman avaz avaz bağırarak şarkı söylediniz?, En son ne zaman bütün kurtlarınızı döküp müthiş bir gece çaldınız hayatınızdan? En son ne zaman bütün dertlerinizi, sıkıntılarınızı 3 saatliğine de olsa bir köşeye atıp kendiniz için bir şeyler yaptınız?
Ben bu konsere ve bundan önceki konserlere Sezen Aksu hayranlığım için değil, kendim için gittim hep; çünkü Sezen şarkılarıyla hayata tutunmayı ve acıları göğüslemeyi öğrendim. En sıkıntılı zamanlarımda hep mırıldandığım o şarkılardır Sezen şarkıları... Beni büyüten, beni olgunlaştırandır o şarkılar.
Ve biliyorum ki 23 haziran akşamı müthiş bir gece olacak, 3 saatliğine bütün dertlerimi, sıkıntılarımı, hüzünlerimi bir kenara koyacak, Sezen’in en güzel şarkılarıyla doğum günümü 4 gün gecikmeli olsa da kutlayacağım. Bir yılın birikmiş yükünü bu konserde atacak ve 24 hazirandan itibaren bambaşka bir insan olararak yoluma kaldığım yerden devam edeceğim.

09 Haziran 2008 Pazartesi

Keneleri Üzmeyin

Eminim hepiniz farkındasınızdır, birileri iktidara geldi geleli bu ülkede garip şeyler olmaya başladı. Öncelikle Kuş gribi vakaları arttı, akabinde likit yumurta birden gündeme bomba gibi düşüverdi ve en sonunda keneler bastı her yanımızı, milletin orasını burasını ısırarak öldüren küçücük, gözle görülmesi güç olan yaratıklar. Basit, son derece küçük ve sevimsiz bu oyunbozanların minnacık dişlerinin taşıdığı mikroplar onlarca kişinin canını aldı. Ne kadar önlem alındı, işin orası tartışma konusu; çünkü sağlık bakanımız Recep Akdağ kene için çok güzel bir formül önerdi, neymiş efendim? Çorapları paçalarımızın üzerine çekecekmişiz ki keneler gizlice paçalarımızın içinden sızmasın, bizleri ısırmasın. Bu da yetmedi 75 yaşındaki bir nine, kene kurbanı olunca; imam nine’nin zinanın artmasından dolayı kenenin ısırdığını ve bu yüzden öldüğünü cenaze namasında deyiverdi. Ademoğlu Marsa uydu gönderirken, sayın Akdağ’ın ve imamın bu açıklamalarını tarihi birer hata olarak görmem, heralde yerinde bir değerlendirme olsa gerek.
Neyse, efendim şimdi bu keneler neden bu kadar azdı, neden insanlara saldırmaya başladı işin bu boyutunun biraz araştırmamız gerek, her konuda olduğu gibi elimden gelebildiği, dilinmin dönebildiği kadar bu konu hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum. Kene dediğimiz , Anadaolu’da “Gene” denir, şaşırmayın!, bu küçük yaratıklar kanla beslenen ve beslenme ihtiyacını hayvanlar üzerinden karşılayan bir türdür. Özellikle, tavuk, inek, koyun, keçi vb. hayvanlara ısırarak onların kanlarını emmek suretiyle yaşamlarını sürdürürler. Peki neden insanlara saldırırlar? Çünkü, Anadoluda yok kuş gribiydi, deli danaydı derken bir sürü hayvan telef edildi. Ortamda sömürülecek hayvan kalmayınca, bizim keneler insanlara saldırmaya başladı. Ölümler çoğaldı, yeni hastalık türleri ortaya çıkmaya başladı.
Kenelerin bu durumda suçu nedir? suçları falan yok; çünkü o küçücük oyunbozanların yaşama sahasına bizler tecavüz ettik, onlar da öclerini böyle alıyorlar, ama bazı “kene” ler var ki, masum inekler ve benzerleri onları bir kilo samana, bir çuval arpaya başlarına getirir, zorla kanlarını emdirirler sonra da başlarına enflasyon, işsizlik, açlık, sefalet salgını gelince kenelere çemkirir dururlar; ama nedense keneleri söküp atmaya hiç cesaretleri yoktur bu ineklerin. Keneler ise büyük bir keyifle ineklerin kanlarını emer emer emer...

11 Mayıs 2008 Pazar

Bu yazıyı okumak Mahkeme kararıyla yasaklanmıştır!

Meşhur video paylaşım sitesi youtube'a erişim mahkeme kararıyla yeniden sessiz sedasız engellenmiş. Hangi sebepten ötürü engellendiğini bilmiyorum; ama daha önceki engellenmesinin sebepleri Atatürk'e hakaret içeren videolar içermesi olduğuna göre herhalde aynı sebepten ötürü dava açıldı ve site kapatıldı.
Farkında mısınız, o kadar çok yasaklarla yaşıyoruz ki bu durum bizde paranoyaklaşmaya başladı. Sizi bilmiyorum ama ben yaşama hakkımızın bile yasaklanacağını düşünenlerdenim ki yasaklanıyor bile. Yeni sosyal güvenlik yasası, emekli olma hakkını yasaklıyor. (65 yaşına gelen bir Türk emekçisi zaten o yaşına kadar o kadar zor yaşam koşulları altında yaşamış oluyor ki emekliliğinin keyfini süremeden ruhunu teslim etmiş oluyor bilem; teslim etmese de hastalıklarla boğuşmak zorunda kalıyor) Eğitim sistemi öğrenci olmayı yasaklıyor, Amerikan özentiliği Türklüğü yasaklıyor, AB kültürümüzü yasaklıyor, Unakıtan yemek yemeyi yasaklıyor, Çin ihracatı yasaklıyor, Belediyeler yeşil alanları imara açarak nefes almayı yasaklıyor, fabrika atıkları denize girmeyi yasaklıyor, bilinçsiz kapitalistler küresel ısınmayı tetikleyerek yaşamamızı yasaklıyor... Ha pardon, bir tek doğurmak yasak değil, sağolsun başbakanımız bol bol doğurun diyor. Nasıl olsa Avrupa yaşlanıyor, fabrika bacalarının tütmesi için genç nüfusa ihtiyaç var, Türkiye işinizi görür efendim. Köle gibi çalışırlar, siz merak etmeyin. Buyrun size ortaçağ köleci uygarlıklarının 21. yüzyıl versiyonu, bir kaç yıl sonra vizyonda, Kaçırmayın!

Anneler Günü

Öncelikle benim annemin, Leyloşumun, daha sonra tüm annelerin anneler gününü kutluyorum.

19 Şubat 2008 Salı

ZAMAN GAZETESİ TARAFINDAN SANSÜRLENMİŞ O YAZI

İÇERDEN MIRILDANMALAR
Gözlemlediğim odur ki, korkutan tülbent değil, türban. Niye, çünkü, derin belleğimizdeki hayırhah kadının uzantısı tülbent. Döner yara sarar, döner kırık kol bağlar, döner sancılı başı sıkar... hastanın terini siler, yavukluya armağan olur, hasreti iyileştirir. Nurani yüzleri çevrelerken anılır...Türban öyle değil. Çünkü, türban, İslâmi tesettüre ilişkin en katı (dilerseniz, en erkeksi) yorumun benimsendiğinin ilânı hüviyetindedir; ve dolayısıyla, kadına ilişkin tüm diğer yorum ve kuralların da kabullenildiğini ima eder. Bunların arasında kötülük, fitne ve uğursuzluk kaynağı olmamızdan başka, dinen ve aklen dûn (eksik) yaratıldığımız, namazı bozan köpekler ve eşeklerle bir tutulduğumuz şeklinde...haysiyetimizi rencide eden yorumlar vardır. Türban, bu yorumların zımnen kabulü olarak görüldüğü için korkutur.Kadın/ana koşulsuz sevginin simgesidir...Hiç bir ideolojinin yada toplumsal kurgunun ya da inancın selâmeti anayı çocuklarını feda etmeye iknaya yetmezken, kadın, pederşahi kuralların inşa ettiği dünyanın iflâh olmaz muhalifi olarak tebarüz eder. Bu iflâh olmaz muhalif, yeri geldiğinde tüm kuralları çiğneyecek, oğlan ya da kız, suçları ne olursa olsun, doğurduklarının esenliğini sağlamaya çalışacaktır. "Ağlarsa ana ağlar gerisi yalan ağlar" olgusu, kadın unsurunun beşere sunduğu eşsiz sığınağı minnetle ulularken; kadının kendisi yeryüzünde gözlenen tüm karışıklıkların (fitnenin) müsebbibi olarak takdim edilir, dünya kurulalı beri.Hint'in kutsal metinlerinde, "doğuştan düşüncesiz ve hilekârdır" kadın... Buda, öğretisini sulandıracakları için kadınların rahibe olmalarına karşıdır. Ortodoks Yahudi erkeklerinin sabah dualarından biri, "Beni bir kadın olarak yaratmayan Kâinatın Yaratıcısı Efendimize hamdolsun."... Hıristiyan geleneğinin başat bileşeni, kadının kötülük, ayartma ve günahla özdeşleştirilmesidir... Hayrın ve şerrin, cinslerdeki karşılıkları erkek ve kadın olarak belirlenirken, yeryüzüne kötülük bulaştırdıkları gerekçesiyle kadınlardan topluca tövbe edip, günahlarını affettirmeleri talep edilir... İslam'da, "Ümmetim için kadın fitnesinden daha büyük bir fitne kaldığını bilmiyorum" mealindeki cümlenin Hazreti Muhammed'e ait olduğu bildirilir. "Allahım bizi kadınların şerrinden, fitnesinden ve onlarla imtihan olup kaybetmekten koru" mealindeki duanın(3) varlığı, semavi dinlerin ortak tutumlarının yansıması olarak belirir...Öte yandan, 1900'lü yılların başlarına kadar medeni dünyanın hemen her ülkesinde bir eş, kocasının gölgesi, uzantısı, parçası olan kadın, dünyayı saran değişimden nasibini alacaktır. "Yeni kadın" erkeğin bir refleksinden ibaret olmayı kabullenmeyen, yardımcı oyuncu rolünü reddeden, kendisine ait bir içdünyasına sahip, coşkulu, bağımsız, özgüven sahibi, yaşamını bir başına sürdürmeyi göze alabilen kadındır. Yeni kadın, erkeğin ne gönlüne ne de aklına hitap eder. Erkek cinsinin en duyarlı zümresi iken şairler, yeni kadını ne görürler, ne duyarlar, ne anlarlar, ne de ayırt ederler... Edebiyat, ihanete uğramış, terk edilmiş, acı çeken kadınlar, intikamcı zevceler, büyüleyici aşifteler ya da iradesiz, renksiz, sade, şirin kızlar üretmeyi sürdürür...Yaşı ne olursa olsun, erkeğin kanatlarının altında olmayan kadın, ana muamelesi görür. Özetle, kadının ne olup olmadığı erkekler tarafından kadınlar üzerinden tartışılan bir süreç olmaya devam eder; günümüzde türban meselesinde gördüğümüz gibi...Yeni kadının tecrübesi, yeryüzündeki yaşamın somutta ispatlanan aşkla ayakta kaldığı şeklindedir, yasalarla değil... Gerektiğinde baş örten, gerektiğinde yara saran tülbent, kadınlara mahsus bilginin kadim nakil aracı olarak görülür. Bu bağlamda, türban, kadınlık bilgisinin bastırılması, diğer bir deyişle, kadının kadına ihanetinin dışavurumu olarak algılanabildiği için korkutur.Türk toplumun eriştiği tarihinin bu noktasında, yargıç kürsüsündeki yerini dişiyle tırnağıyla elde etmiş yeni kadın, tanık mahallindeki hemcinsinin şahitliğini irade ve akıl bakımından erkeklerden daha zayıf olduğu gerekçesiyle reddetmeyi aklından bile geçirmezken, dünya ve kâinat görüşünü türbanı aracılığıyla ilân eden kadın yargıcın vereceği hüküm, erkek cinsi lehine cinsiyet ayırımı yapacağının peşinen kabulü demek olacağı için korkutur. Benzeri korkular tıptan sahne sanatlarına, öğretmenlikten turizme kadar hemen her uğraş dalında nüksedebilecek; yalnız seyahat edememekten yönetici kadrolarından uzak durmaya varıncaya kadar çok sayıda olası yasaklar gündemde kalmaya ve ürkütmeye devam edeceklerdir.Bana sorarsanız, türban sorunu işbu "kadının kadına ihaneti" olarak ifade ettiğim açmazda düğümlenmektedir. Bir kısmımız türbanı egemen erkeklerle kadınlar aleyhine yapılan bir ittifak olarak değerlendirirken, diğer bir kısmımız yasakçılarla birlikte hareket etmek suretiyle kendilerine tekâmül yollarını kapayan hemcinslerinin ihaneti olarak görebilmektedirler. Her halûkârda, konu üzerinde tartışacak, uzlaşma zemini arayacak, meseleyi çözüme ulaştırmaya çalışacak olan kadınlardır; kadınlar üzerinden ahkâm kesen muhalif ya da muvafık erkekler değil.


ALEV ALATLI
(Not:Özge Erkmen'e teşekkürlerimle. - G.A.)

Aysel'e


Yeşil postijin, kocaman beyaz gözlüklerin ve eşsiz kişiliğin ile hayatımda büyük yerin olduğunu sana tekrar hatırlatmak istedim:
Umursamazlığın,
Zekan,
İnce esprilerin,
İlginç kişiliğin,
Bütün kadınlardan daha kadın,
bütün erkeklerden daha erkek olduğun için,
ve onlarca baba şarkı yazdığın için,
Sana ne kadar minnet duysam azdır.
Bodrum sana ağlıyor Aysel...
kuşları, balıkları, defne ağaçları ve ben
sana ağlıyor...
Seni çok özleyeceğim.
Bana ısmarladığın o kocaman limonlı adaçayı'nın tadı hala damağımda...

14 Şubat 2008 Perşembe

EN GÜZEL SEVGİLİLER GÜNÜ HEDİYESİ

Temiz duygularla yaratılmış bir çok kavramın, insanlar tarafından sistemlerin hizmetine sunulduğu su götürmez bir gerçek.
Bunun en bariz örneklerinden biri de sevgililer günü.
Dünyayı saran kapitalist sistem her şeyi yuttuğu gibi, sevgililer günü'nün asıl anlamını içine çekmiş; onu yavan, boş ve anlamsız kılmıştır.
Sevgililer günü; insanın sevgisinin, aşkının büyüklüğünü göstermekten ziyade bir sidik yarışına dönmüş, iş maddiyata dökülmüş ve asıl konumundan çok farklı bir tarafa çekilmiştir.
Markalar sevgililer günü için özel ürünler imal etmiş, acentalar özel turlar, restoranlar özel menüler hazırlamıştır.
Örneğin, Alsancak'ta gezerken gözüme kocaman bir afiş takıldı:
SEVGİLİLER GÜNÜNE ÖZEL MENÜLER SADECE X’DE” afişin altında küçük harflerle “ Fix menü: kalpli tabaklarda; çorba, balık ya da tavuk şiş, salata, meze, kırmızı şarap sadece kişi başı 120 YTL.”
Şöyle bir baktım afişe, hafifçe gülümseyip arkamı dönünce bir elektronik mağazasındaki afişi gördüm.: “
Sevgilinize X LCD televizyon alın, yanında hediyemiz DVD playerle HD kalitesinde görüntüyle sevgililer gününde film izleyin.”
- Hacı ne kadar bu LCD ler?
- Abi 1500 YTL den başlıyor, 12 taksite kadar yaparız.
- ... !
Daha bir çok afiş ve reklam takıldı gözüme , bende görmezlikten gelerek yürmeye devam ettim . Hatta bi ara gözlüğümü bile çıkardım; 5 derece miyop-astigmat gözle değil afişi, burnunun ucunu bile göremezsin:)
Neyse, bugün başıma gelen en komik olay ; Kıbrıs şehitleri’ne doğru giderken şişman, uzun boylu, sakallı elinde tesbihi olan ve son derece modern giyinmiş bir kuyumcu sahibinin “ Gardaş gel sevgiline bi trabzon burması verelim, o da sana versin” demesi oldu ki bu olaydan sonra mp3 playerimi de çıkarıp müzik dinlemeye başladım. Zaten gözüm görmüyordu, duymamaya da başladım. İşimi erkenden bitirip yurduma döndüm.
Akşam vakti ise yanlızlar rıhtımına demir atmış bir kaç arkadaşımla İnciraltı’na demlenmeye gittik. Biralarımızı yudumlarken gelen kalabalığın bir “sevgili topluluğu” olduğunu anlamak uzun sürmedi. Çılgınca kahkahalar, şapur şupur seslerle manasızca öpüşmeler ve benim hediyem daha güzel gibilerinden böbürlenmelerle ortamın içine ederek,kendi çaplarında sevgililer günü'nü kutladılar.
İçeride bunlar olurken, dışarıda çimlerin üzerine uzanmış iki aşık, el ele tutuşmuş birbirlerine gökyüzünü armağan ediyordu... düşündüm de, var mıydı acaba bundan daha büyük bir hediye?

20 Ocak 2008 Pazar

itf-ieu.blogspot.com yayında!

Merhaba,
Yeni bir blog daha oluşturdum. itf-ieu.blogspot.com
Bu blogda, hazırladığım ödevleri ve projeleri okuyabilirsiniz.
Umarım okuyana faydası dokunur.

Saygılarımla

Büyük Macera 2

Üniversitede 1 dönemi daha kazasız belasız atlatmış bulunmaktayız. 10 tane final fazla zorlayıcı olsa da içimdeki öğrenme aşkı baskın geldi ve elimden gelen bütün çabayı sarfettim. Çok yoruldum, çok isyan ettim, uykusuz kaldım; ama başarıyla bir dönemi daha geride bıraktım.
ve şimdi tatil zamanı!
Yaz okulu sonunda çıktığım ve 3 günde 3000 küsür km yol yaptığım büyük maceraya yeniden çıkıyorum. İlk durak Ankara, daha sonra kısmet olursa Amasya. Gene bol bol gezeceğim, eğleneceğim ve yorulacağım ama tatlı bir yorgunluk olacak bu; çünkü gerçekten çok yoğun bir dönem geçirdim ve bu yoğunluğun üzerinen gelmek için gezmelerimden kıstım. Şimdi ise yeni bir macera beni bekliyor. Biliyorum, başım gene derde girecek bizim kocamanlarla ama olsun; annecim, babacım sizleri seviyorum ama 1 hafta daha beni göremeyeceksiniz.
Alperim, Avnim salı saat 2 gibi gene aynı yerde Dost Kitabevinin önünde görüşürüz; ama fazla bekletmeyin beni haa!!! Ben alışık değilim öyle soğuklara:)

06 Ocak 2008 Pazar

YOZLAŞMA

O kadar fazla yozlaştık ki gündelik hayatın acımasızlığına karşı koymayı bırakın, bu düşünceye bile katlanamıyoruz. İnsanoğlu küreselleşme olgusunun içinde barındırdığı gereçlere bağlılığını sürdürdükçe de bu yozlaşma giderek acımasız boyutlara ulaşacak. İnsanoğlu bırakın çevresinde olup bitenle ilgilenmeyi; kendi komşusuyla, akrabasıyla ve hatta ailesiyle bile bağlarını koparmış durumda. Çok mu iyi yapıyoruz görüşmemekle, kayıtsız kalmakla, ilgilenmemekle? Hayır, sadece iyi yaptığımızı sanıyoruz. Yarın bir gün başımıza bir şey geldiğinde çevremizde kimsenin olmadığını görmek, yardım edecek tek bir elin bile olmadığını bilmek ne kadar acı verir insanlara. İşte her nasılsa bunun bilincinde değiliz. Merak güdüsünden yoksunluk, akıl almaz hayat felsefeleri, sallamamazlık, ilgilenmemezlik had safhada. Biz böyle bir millet değildik; ama giderek durum vahimleşiyor. Türk milletini, vatanımızı bölmek isteyen beyinlerin kurgulamış olduğu plan tıkır tıkır işliyor.
Türk milleti, Kurtuluş savaşını birlik ve beraberlik duygusuna sahip olduğu için kazanmıştır. Bu birlik ve beraberlik tüm dünyaya örnek olmuştur. Türkiye üzerinde planları olan beyinler, Türkiye cumhuriyetini ancak vatandaşları yozlaştırarak bölebileceğini anlamıştır. Bir çok kişi türk gencinin kayıtsızlığını 12 eylül dönemine bir başkaldırış olarak adlandırmış ama 12 eylülün gizli gerçeklerine bakınca görüyoruz ki dış güçler bizleri bölmeye çalışmış, aydınlarımızı katletmiş ve demokrasimizi yaralamışlardır; ama bizler demokrasinin hala orada bir yerde var olduğunu bildiğimizden, ne durumda olduğunu merak etmemiş, onu yanlız bırakmışız. İnsanoğlu üzerindeki meraksızlık, ilgilenmemezlik sonucu doğal olarak bir şeyler hep tersine gitmiş; biz nedense sesimizi çıkarmamışız. Merakımızı daha gereksiz yönlere harcamış ve bu güdümüzü bu yönde tatmin etmişiz.
Birde git gide popüleriliği artan akıl almaz hayat felsefelerine değinmek istiyorum.Aslında insanın dünyaya karşı bakış açısını eleştirmek benim haddime değil; ama bir marjinal takılma, çılgınlık, kenarda kalmışlık düşüncesi yaygınlaşmakta ve insanları yozlaştırmaktadır; çünkü bu felsefeyi benimsemiş insanlar kendini toplumdan soyutlamış göstermekte ve kendi arkadaş çevresini böyle oluşturmaktadır. Biz millet olarak merak ettiğimiz kişilere daha çok yakınlaşacağımız için kendini soyutlamış insanlara karşı ilgimiz artacağımızdan ilgi isteyen her birey bu şekilde davranacak ve git gide kayıtsızlık durumu büyüyecektir; çünkü bu tip bireyler arasında bir sallamamazlık havası, dünya olaylarına karşı bir yorumsuluk hakimdir. “ Ben kendim için varım, kendim için yaşıyorum ; başkası ne halt yerse yesin umrumda değil” de en klişe söylemlerdir. Nerden vardım bu sonuca? Bilimsel bir kaynağa dayanmıyor, sadece kişisel gözlemlerimleulaştığım bilgiler.
Ben sorumlu bir birey olarak, insan olmanın gereklerine çok bağlı bir insanım. İnsanlar arası saygı benim için bir dünya üzerindeki en değerli şeydir; çünkü içimdeki ahlak beni asla insanlara ve olaylara karşı kayıtsız kalmama izin vermiyor. Bunda Kant’ın etkisi büyük olabilir. Bundan dolayıdır ki yapacak bir sürü işim varken oturup bu yazıyı yazıyor ve sizlere sunuyorum. Bu arada lütfen yanlış anlaşılmasın, kendimi çok önemli bir şahsiyet, üstün bir insan olarak görmüyorum; ama yazılarımın birileri tarafınan okunmasını bilmek, olumlu yada olumsuz bir sürü yorumun bana ulaşması, sonuçta yazdıklarımın okunduğunun ve birileri tarafından süzgeçten geçirildiğini göstergesidir. Amacım ise insanoğlunundaki yozlaşmayı gösterecek bir evresel bir eser yaratmak ve insanlığın yeniden doğuşuna şahit olmaktır.

17 Aralık 2007 Pazartesi

sie-mal.blogspot.com yayında!

İlker ile ilgili resimler, videolar, röpörtajlar bulabileceğiniz bir web günlüğü.
İlgilenenlere duyurulur.

Not: İlker'i tanımamak, web günlüğünü takip etmemek için geçerli bir bahane değil.

20 Kasım 2007 Salı

Ata Efe Ataizi'ne...

Bir bayram günü girdin hayatımıza, çok küçüktük o zamanlar. Hemen kaynaştık birbirimizle, deli gibi muhabbet ettik, türlü çılgınlıklar yaptık. Hatırlar mısın, belediye otobüslerinin camına domates fırlatıp kaçtığımızı, D&R da ki bayana boyalı sakız verdiğimizi, Koşuyolu kokoreç'i kazıkladığımızı, Kızılay'ı birbirine kattığımızı...
Meşhur olmuştun sitede birden bire. Efe geliyor denince herkes kendini savunma durumuna sokardı. Sense işin dalgasındaysın her zaman. Dayak yerken bile gülerdin...
Yıllar geçti aradan, belki 5 belki 10 yıl... Hiç görüşmedik senle, en son geçen yaz büyükanneni ziyaret gittiğimde seni sordum:
"Hiç haber alamıyoruz, aramaz, sormaz; iyi ce hayırsız oldu" dedi. Ah teyzecim bi bilsen torununun bunu söylediğin gün, bir inşaatın 5. katında sessiz sedasız yaşama veda ettiğini.
Ruhun Şad olsun Efe, seni hep güzel anılarla hatırlayacağım. İnşallah, gittiğin yerde hakettiğin değerlere sahip olursun.

15 Kasım 2007 Perşembe

Ağustos Böceği ile Karınca...( Bir Mail)

Geçen gün bir arkadaşım bana mail göndermiş. Bir hikaye, ağustos böceği ile karıncanın... Yazarını bilmiyorum; ama lütfen okuyun gerçekten çok anlamlı bir hikaye.

Ağustos böcegi ve karınca hikayesini, üç ülkeye göre üç farklı şekilde yazmışlar.
Çin versiyonu
Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder. Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasin çal oynasın yazı geçirir. Ve kış gelir. Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde kışı geçirirken, Ağustos böceği açlık ve soğuktan iki gün sonra ölür.
Fransa versiyonu
Karınca bütün yaz boyunca çalışır ve kış için evini, yiyeceklerini hazır eder. Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasın çal oynasın barlarda yazı geçirir...Ve kış gelir. Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde sıcacık kışı geçirmeye hazırlanırken kapı çalar. Bakar elinde bavulu ağustos böcegi;
-Naber aptal komşum? Kışı geçirmek için Karaip Adaları'na gidiyorum da, bir isteğin var mı sorayım dedim. Hadi bana eyvallah.
Türkiye versiyonu
Karınca bütün yaz çalışır evini, yiyeceklerini hazır eder.Ağustos böceği de yan gelir yatar ve karıncayla alay eder, vur patlasın çal oynasın yazı geçirir. Ve kış gelir. Karınca sıcacık yuvasında karnı tok bir şekilde kışı geçirirken, ağustos böceği bir basın toplantısı düzenleyerek, 'Etrafta onca aç ve üşüyen varken, karıncalar nasıl bir vurdum duymazlıkla sıcacık yuvalarında yaşayabiliyorlar' diye olayı kamuoyunun vicdanina sunar. ATV, KANAL D, STAR zavallı aç ve açıktaki ağustos böceği ile karnı tok sırtı pek karıncanın resimlerini yan yana yayınlayarak tarafları tartışmaya davet eder. Türkiye olayın şokunu yaşamaktadır. Nerededir bu devlet? YBKD (Yeşil Böcekleri Koruma Derneği) 'nden bir temsilci ATV'deki TEKE TEK programına çıkarak otuz yıldır çektikleri sefaletin tek nedeninin sırf yeşil renkli olmalarından kaynaklandığını anlatır. Dünyanın en tanınmış Nobel adayı yazarımız Orhan PAMUK ve tanınmıs aydınlarımız olayı Avrupa düzeyinde protesto ederek Türkiye'yi kınarlar. Konu Bakanlar Kurulu'nda tartışmaya açılır ve Başbakan KANAL D'ye verdiği özel demecinde 'Daha önceki hükümetler tarafından bunca yıldır sorunları göz ardı edilen değerli ağustos böceği kardeşlerimizin bundan böyle huzur ve refah içerisinde yaşamalari için gerekenler yapılacaktır. ' der. Diğer yandan Reha Muhtar karıncayı canlı yayına çıkararak,'Reklâmını yapmak için zavallı bir ağustos böceginin içler acısı durumundan yararlanmaya utanmıyor musun?' diye bir güzel haşlar. Ertesi akşam TEKE TEK'te ise 'Ağustos böceğinden yürüttüğün para ve yiyecekleri nereye sakladin, öt çabuk' diye Fatih ALTAYLI' dan bir güzel dayak yer. Karınca en sonunda çareyi yurtdışına kaçmakta bulur. Ve ağustos böceği onun evine yerleşir, yiyeceklerine konar, esyalarının üzerine yatar ve refah içerisinde gül gibi yaşar gider. Ve güzel ülkemizde tarafsız ve doğrucu (!) medyamız sayesinde adalet yerini bulur. (mu?)

07 Kasım 2007 Çarşamba

Dönüyorum Saksıma

Uzun zamandır tadım tuzum yoktu. Kafamda dönen binlerce düşüncenin içinde kaybolmuştum ki sağolsun sessizsoluk biraz kendime gelmeme yardımcı oldu. Biraz silkindim. Ertelediğim hobilerimle tekrar buluşmaya başladık; 4 tane tiyatro bileti aldım. İzmir Devlet Tiyatrosu bu sezona iyi başlamıştı zaten, Murathan Mungandan "Bir garip Orhan Veli", Grıgory Gorin'den " Bir Efes Masalı", W. Shakespeare' dan "Bahar Noktası" ve Orhan Kemal' den " Eskici Dükkanı" kasım ayının oyunlarından. K dergisinin aldığım; fakat okumaya fırsat bulamadığım sayılarını okudum, Ankara Sinema Derneği'nin Münir Özkul hakkında derlediği yazı ve röpörtajlardan oluşan " Aktör dediğin nedir ki?-Münir Özkul Kitabı" nı okudum. Birden kendimi kültür deryasının içinde bulduktan sonra, uzun zamandır ara verdiğim blog yazarlığına tekrar başladım. Şu an bir iki yazı üzerinde çalışıyorum. Ayrıca ingilizce ve fransızca blog açmak için de hazırlıklara başladım. TSM klübüne üye oldum, bir proje üzerine çalışıyorum, fransızca klübü gösterisi için tirat ayarlıyorum, vs. vs. vs. Yok birader olmayacak gibi ben matematikçi adamım sosyal olmamam lazım, Funda Arar' ın Anestezik Aşk şarkısı kulağımda çınlamaya başladı:
...
Olmayacak galiba,
Dönüyorum saksıma,
Bitkisel hayatıma,
Uyuşmuş duygularım...

24 Eylül 2007 Pazartesi

ÜRETEREK 10 YIL

Geçen gün, “sessiz soluk” rumuzlu dostumun web günlüğünü takip ederken “Ürün Arkadaştır” adlı şiirini okudum. Aslında uzun zamandır üretimle ilgili bir yazı yazmak istiyordum. Sezen Aksu’nun Murat Birsel ile yaptığı bir röpörtajı izledikten sonra da bu konu hakkındaki düşüncelerimi paylaşma zamanının geldiğini düşündüm. Sezen Aksu bu röpörtajda, üretimin çok önemli olduğunu, bireysel üretimin kişiyi gündelik sorunlarından uzaklaşatırdığına, yalnızlık duygusu uyandırmadığına ve yaşamı daha anlamlı kıldığına değinmişti. Ben şu an okuduğunuz web günlüğünü hazırlamadan önce aynen böyle düşünmüştüm.Ayrıca, anlatmak istediklerimin olduğunu; ama içinde bulunduğum çevrenin noksanlıklarından dolayı bunu konuşarak değil, yazarak anlatmam gerektiğini ve ancak böyle kendimi geliştirebileceğimi belirtmiştim. Beyin fırtınası yaparak, fikir üreterek kendi çapımda bireysel üretimimi gerçekleştirecek ve böylece mutlu olacaktım. Nitekim oldum da. Ben genelde elime kalemi almadan önce, inanılmaz sinirli olurum. Canımı bir şeyler sıkmış, beni bir şeyler üzmüş olur; ama ne zaman elime kalemi alırım işte o zaman önceliklerim değişir ve beni sıkan şeylerin aslında anlatamadıklarım olduğunu anlar ve onlar hakkında yazarım. Evet, bugün canımı sıkan konu üretim eksikliği ve bu konu hakkında yazmak istedim.
İçinde bulunduğum sosyal grup, üretimden tamamen yoksun bir tüketici tayfası ve üstelik aralarında bunu bir meziyet olarak kabul edenler bile var. “ Param varsa harcarım, yoksa babam yollayana kadar yatarım, aç kalırım. Benim felsefem budur birader…” diye devam eden konuşmaların arkasında hep “çalışırım, üretirim” ifadelerinin gelmesini beklerim; ama gelmez; çünkü Türk toplumu olarak üretime karşıyız. Biz yatalım, birileri çalışsın, kazansın kimin umurunda? Üreterek, çalışarak, emek sarfederek zor olana ulaşmak yerine kısa yoldan köşeyi dönme planlarını yapmak daha kolay gelir bize; her ne kadar planlar gerçekçi olmasada…Biz bundan dolayı medeni milletler seviyesine çıkamıyoruz. Çalışıyoruz; ama ürtmiyoruz. Robot gibi bize verilen emiri yerine getirmekten başka bir üretim söz konusu değil; bundan dolayı beyin göçünü de engelleyemiyoruz. Ben internet imkanı olan herkesin bir web günlüğünün olmasını isterim, yerel halk mecmualarının olmasını ve belli aralıklarla halktan gelen yazıların yayımlanmasını isterim, halkın içinde müzikle uğraşanların, belediyenin yardımlarıyla halk konserileri düzenlemelerini isterim.Ev hanımlarının el sanatlarıya uğraşmasını, fidan dikmesini, çiçek sulamasını isterim. Kısacası, her alanda üretimin sonuna kadar desteklenmesi benim en büyük arzumdur.
Web günlüğümün sayacına baktığımda her gün en az bir kişinin ziyaret etmiş olduğunu görmem beni yazmaya teşvik ediyor ve 25. kez bu günlük için şu an yazımı yazıyorsam, üstelik diğer yayımlanmamış günlüklerimle kendi çapımdaki yazarlığımın 10. yılını kutluyorsam, bunu ben sade ve sadece beni yazmaya teşvik eden beyinlere borçluyum. Herkese teşekkür ediyorum.

Görkem Akbulut
2007 / İzmir

REFERANSLAR
http://www.sessizsoluk.blogspot.com/
http://www.sezenaksu.com.tr/

21 Eylül 2007 Cuma

İLK SAHUR, İLK İFTAR



Eylül ayının 12 sini, 13 üne bağladığı gece ramazan ayının ilk sahuru yapıldı.
Ben o sıralar Muğlada arkadaşlarımla birlikteydim ve hayatımda ilk defa ramazan ayının güzelliklerine onlarla birlikte şahit oldum.
Hani ramazan geldiğinde gazetelere, reklamlara konu olan o büyük aile sofraları var ya,
İşte öyle büyük ve görkemli bir sofraya arkadaşlarımla birlikte sahip oldum.
Kimimiz alışveriş yaptı, kimi yemek hazırladı, kimi sabahın mahmurluğunu atmamız için espri üstüne espri patlattı,
Sonunda 8 kişi oturduk sofranın başına ve güle oynaya sahurumuzu yaptık.
İftarımızı da böyle idi; hoş,bir ben arkamı devirip yattım ama olsun o kadarcık misafiriz ya hani o bakımdan.
Böylece, ramazan ayının getirdiği o birliktelik ve aile duygularının sevincini ilk defa yaşamış oldum.
Aslında, işin dini boyutunu bir kenara bırakırsak; yitirdiğimiz bir çok değeri nasıl özlediğimizi de böyle günlerde anlıyoruz.
Büyük aile sofraları; babaanneler, dedeler, amcalar, halalar, kuzenler… büyük muhabbetler, dedelerimizden dinleğimiz masallar, bayram harçlıkları, şeker toplanması…
Ne varsa geride kalan hepsi mazi oldu bizler için hepsi tozlanmış birer fotoğraf albümü gibiler içimizde;
İşte ramazan ayı, bugünleri özlemle andığımız bir ay.
O kadar değerimizi yitirdik ve yitirmeye devam ediyoruz ki belki de ramazan bizler için bir çeşit anma süreci.
Hani ecnebiler kendi bayramlarında ölülerini anarlar ya, işte ramazan da bizler için değerlerimiz anma ayı.
Kimbilir, belki de aç kalarak, yitirdimiz değerler için kendi kendimize ceza veriyoruz.
Sakın bana birisi çıkıp da yahu benim ne suçum var diye hayıflanmasın; çünkü hepimiz suçluyuz.
Değerlerimizin kaybolmasında bir parmağımız olmayabilir; ama kurtarılması içinde bir çaba sarfetmediğimiz ortada, kimse masum değil anlayacağınız.
Eğer masum olsaydık zaten oruç tutmamıza da gerek kalmazdı.
Bu masumiyetsizlikte küresel ısınmayla boğuşan en büyük değerimiz dünyamızı da yitirecek ve mecburen aç kalacağız.
Şimdilik sadece ramazan ayında açlığı tadıyoruz;
Dünyada açlık çeken insanları anlamak için…bir nevi empati yani.
Ama peki ya ileride?
İşin o yanını düşünmek bile istemiyorum ama şunu da söyleyeyim;
Bir insanın en temel hakkı yaşama hakkıdır. Devredilemez, vazgeçilemez ve hiç kimse tarafından alıkonulamaz.
Hepimiz suçluyuz; çünkü gelecek nesillerin yaşama haklarını ellerinden alıyoruz.
Cezamız müebbet, bari biraz akıllanalım da bir şeyler yapalım belki iyi halden yırtarız, ha ne dersiniz?

BÜYÜK MACERADAN...

BENGİNUR-AİLENİN SON ÜYESİ

video

video

BÜYÜK MACERADAN...

HIRKA KÖYÜ

video

video

BÜYÜK MACERANIN ARDINDAN

Sıcak bir 24 ağustos gecesi İzmir’den ömrünün 18 yılını geçirdiği Ankara’ya doğru gitmek üzere yola çıktı. Hayatında ilk defa yalnızca bir sırt çantası ile yolculuk yapacaktı. Diğer yolculuklarında yanına aldığı büyük valizleri, karton kutuları ve pazar çantaları bu sefer yoktu. Bundan dolayı garip bir duygu alevlendi içinde. Sanki istenmediği bir şehirden bilinmeyenlere seyehat etmek gibi bir şeydi bu. Bir şehirden kaçıp başka diyarlara gitmek gibi…Her zaman otobüsün en önünde seyahat etmeyi severdi, çok rahat olduğunu düşünürdü; ama bu seferki rahat değildi. Yolculuklarda asla uyumazdı, yolları, geçtikleri şehirleri, kasabaları izlerdi fakat; bu sefer uyuyakalmış ve yolları izleyemeden Ankara’ya varmıştı. Annesini bekledi otogarda, çevreye özlemle baktı; ama Ankara’nın eski havasını bulamadı. Her şey değişmişti. 1,5 sene çok şey alıp götürmüştü Ankaradan. Derken beklenen otobüs garaja gelmişti. Annesini de yanına alıp 3 yıl beraber yaşadığı anneannesinin evine gittiler. Çok sıcak karşılandılar. Bu evde de her şey çok değişmişti. Özellikle dayısını tanıyamıyordu; olumlu yönde bir değişim sergilemişti dayısı ama bu kadarı fazlaydı, bir tufan etkisi yarattı onda. Tüm arkadaşlarına sevinçle haber verdi Ankaraya geldiğini. Düğün için gelmişti sözde bu şehre; ama maksadı farklıydı, eski dostlarla buluşmak ve onlarsız yaşamı onlarla paylaşmak. 2 gün boyunca düğün işleriyle uğraştıktan sonra en sevdiği dostlarıyla bir araya geldi, 8 yıldır görmediği halasının evine gitti, lise hocalarıyla buluştu. Bir perşembe günü arkadaşlarıyla tekrar Kızılay da bir cafe de bir araya geldiler. Muhabbet koyuydu doğrusu ama birden bire memleket hasreti çöktü üzerine. Arkadaşlarıyla kafa kafaya verip bu konuyu onlara danıştı, acaba doğru mu yapıyordu? Neticede 8 yıllık bir boşluk vardı arada. Herkes, her yer değişmiş olmalıydı.Kararını verdi ve bi cesaret otobüs biletini aldı. Arkadaşlarıyla vedalaşıp dayısının iş yerine gitti. Çok mutlu ve heyecanlıydı. Dayısına sabah 10 da İzmit’e arkadaşlarının yanına gideceğini söyledi. Ailesine de İzmite gideceğinin haber verdi. Dayısını sabah kandırıp Merzifon otobüsüne atlayıp kimseye haber vermeden memleketin yolunu tuttu. Çok garip bir duyguydu bu yaşadığı; çünkü memlekete duyulan sıcaklık ve 8 yıllık soğukluk onda tuhaf bir duygusallığı ortaya çıkarmıştı. Merzifon garajına indi, sürpriz yapacaktı aklısıra ama köye gidecek taşıt bulamayınca ilk önce kuzenine daha sonra amcasına telefon etti. Her ikiside telefonlarını yanıtlamayınca “ sanırım istenmediğim bir yere geldim…” diye hayıflandı. Köyün yolunu tuttu. 8 yıl olmuştu gelmeyeli ama her yeri çok iyi hatırlıyordu. Önce merhum halasının evine gitti, ordan da bir sonuç alamayınca köyün yolunu tuttu. Havanın da sıcak olması istenmemezlik duygusu iyice alevlendirmişti. Acaba doğru mu yapıyorum diye tekrar düşünüdü. Uzun bir yürüyüşten sonra köye vardı. Babaannesinin evini karıştırdı önce sonra evin yönüne doğru ilerledi bir de baktı ki babannesi köylülerle bir köşede oturuyor ve ona bakıyor. İyice yaklaştı gözlerinin içine baktı, gülümsedi: - Nasılsın babaanne, ben geldim! dedi. Babaannesi şaşırdı önce, tanıyamadı.Nasıl tanısın? babaanne değişmemişti ama 13 yaşında geldiği köye 21 yaşında geri dönmüştü. Tanınmaması doğaldı. Sonra babaannesi gülümsedi ve sarıldılar. Eve doğru ilerlerken babaannesi dedesini çağırdı ve dedesiyle de kucaklaştılar. Her şey , herkes çok değimişti; ama memelekete kavuşmanın sevinci bu değişimlere baskın gelmişti. 2 gün kaldı memlekette. Doya doya gezdi. Pazar günü Ankaraya dönmeden önce sabahtan annesinin memleketi Gümüşhacıköy’ e de gidecekti. Sabahtan oraya da gitti. Çetmi köyü yolunda oturdu memleketin havasını içine çekti. Çok özlemişti buraları. Kısa bir seyahat oldu ama dolu dolu geçmişti. Akşam otobüsüne bindi ve Ankara’nın yolunu tuttu. Eve geldiğinde çok yorgun ve mutluydu; çünkü hayat felsefesinin eylemleriyle uyuştuğunu görmesi onu çok mutlu etmişti. Yaşamında yalana, kırgınlıklara ve küskünlüklere hiç yer vermek istemezdi. Doğru, yalan söylemişti ailesine; ama bu sadece süreçin bir parçasıydı ve üzerinde durulması gereken bir konu değildi; çünkü kendince büyük buz dağlarını eritmişti. Pazartesi günü esas evi olan Bodrum’a dönmeden önce halasını tekrar ziyaret etmek istedi. Halasında otururken küçük amcası ile görüştü ve ani bir kararla Çine’ye amcasının yanına gitme kararı aldı. O akşam gene dayısına çevirdiği binlerce dümenden sonra Çine otobüsüne bindi. Sabah 5.30 sularında Çine’ye indi. Amcasını beklemeye koyuldu. Amcası köyde imamdı ve tam beklerken ezan okunmaya başladı…ufak bir tebessümle geçiştirdi bu durumu ve kafasında bir şeyler belirmeye başladı ve hayretler içinde kaldı. Lise yıllarında anneannesinin yanında 3 yıl kalmıştı. Ailesi Bodrumda oturuyordu. Ailesinin yanına ne zaman giderse otobüs Çine’den de geçiyordu ve bu yerden geçerken içi bir garip oluyordu. Sanki bir şeyler onu buraya çekiyordu. Sonra kendi kendine “ buraya bir gün geleceğim…” demişti. Tüm bu düşündükleri aklından bir film şeridi gibi geçiyordu. Çok şaşırmıştı bu duruma ve derken amcası geldi. 5 yıldır Çine’de olduğunu öğrendi ve durumu anlamaya başladı. Kan kanı çekiyor dedi içinden. 4 aylık dünyalar güzeli bir kızı vardı. Oturdular akşama kadar sohbet ettiler. Sabaha İzmire dönmek zorundaydı ve yaklaşık 6 aydır babasını da adamakıllı görmemişti. Akşam 5 sularında nihayet evine doğru yola çıktı. Artık her şey, herkes bir anı olmuştu ve yazılmayı bekliyordu...

14 Ağustos 2007 Salı

Elektirik, Su...

Aslında ne kadar şanslı olduğumuzun farkında değiliz. O kadar çok şey istiyoruz ki şu hayattan, ne yapsın felek her şeye yetişemiyor, bize de şans gülene kadar elimizdekilerle yetinmek kalıyor. Gerçekten yetinmeyi biliyor muyuz? Sanmıyorum, zaten saçma da bir soru oldu ama dün bu sorunun cevabını kendi kendime veriverdim. Kaldığım evde borçtan dolayı bir ara sular kesilmişti. Çok zor bir durum olduğunu söylememe gerek yok. Dün itibariyle de borçtan dolayı elektrikler de kesildi. Elim ayağım dolaştı. Işık yok, tv yok, bilgisayar yok, müzik yok... yani hayata dair hiç bir şey bizimle birlikte değildi. Evde her taraf mum kokuyor bir de sabaha finalim var. Böyle bir durdum, gittim geldim, düşündüm. Yahu ne kadar fazla şey istiyoruz, bir elektirik su gerçekten yetermiş; çünkü olmadan diğer hiç bir şeyin anlamı yok. Ha bu arada eski bir Ankaralı olarak Melih Gökçek'i eleştirmem lazım. Yok rabbim susuz bıraktı, yok yağmur duasına çıkın, banyo yapmayın, saçınızı yıkayın, tatile çıkın... Allah rızası için şu din ticaretini bırakın ya!!! Nerde yaşıyorsun sen? Senin gibileri yüzünden daha bir adım yol alamadan mehteran takımı gibi 2 adım geriye gittik. Sana ufak bir hikaye ile ne demek istediğimi anlatmak istiyorum.

" Bir zamanlar köyün birinde bir adam yaşarmış. Bu adam o kadar çok alim, saygıdeğer,dürüst bir beyefendiymiş ki köyde herkes bu adamı çok severmiş. Ayrıca bu adam dini inançlarına da körü körüne bağlıymış. Günlerden bir gün bu köye sel geleceği haberi yayılmış. Tüm köy toparlanmış giderken bu adamın evine de uğramışlar. Demişler gel sende bizimle sel inecek köye. Adamda inadım inat:
"Ben gelmeyeyim Allah bana yardım eder" demiş.
Neyse, korkulan gerçek olmuş. Hızlıca bastırmış yağmur yavaş yavaş adamın evine dolmaya başlamış. Adam:
"Allahım bana yardım et!" demiş.
Der demez kapı çalmış, bir adam sırılsıklam karşısında.
"Amca tek sen kalmışsın köyde ben kamyonla geldim, gel benimle götüreyim seni" demiş.
Adam:
" Yok, bana Allah yardım eder" demiş.
Derken evi sular basmaya başlamış, korkan adam çatıya çıkmış. Sonra tekrar "Allahım bana yardım et!" demiş. Bunu da der demez bir kayıkla adam yanaşmış çatıya.
" Amca gel götüreyim seni " demiş. Adam yine:
" Allah bana yardım eder " demiş. Bu sefer su seviyesi o kadar yükselmiş ki adam bacanın üstüne çıkmış. " Allahım bana yardım et!" demiş. Der demez de bir helikopter yanaşmış, aşağıya merdiven sallamış. Adam bağırmış:
" Gerek yok, Allah bana yardım eder "
Helikopter de uzaklaşmış. Su seviyesi artmış ve adam boğularak ölmüş.
Ahrete gitmiş. Çıkmış Allahın karşısına. Allah demiş:
" Dile benden ne dilersen sevgili kulum, bugüne kadar bana sadık kaldın, emirlerime uydun..." demiş. Adam :
" Bir şey merak ediyorum, beni sel olduğu zaman neden kurtarmadın?" demiş.
Allah:
" Kamyonu kayığı ve helikopteri gönderdim ya" demiş.

10 Ağustos 2007 Cuma

Yazık...

Yaşamak öyle garip bir duygu ki hayatıma kattığı her yeni güzellik bende tufan etkisi yaratıyor, alıp götürüyor beni uzaklara, bambaşka duygular bambaşka hissiyatlar içinde kayboluyorum. Bambaşka kişilerle tanışıyorum sonra aynaya baktığım zaman fark ediyorum bu durumu: büyüyorum… Belki ben çok duygusalımda bu kadar kendini kaptırıyorum, belki de sadece arkasına saklanacak bir bahane arıyorum. Yalnız bir yaşam, kişiliksiz ilişkiler ve çıkarcı çevre beni bu hale soktu diyebilirim.

Yalnız yaşam, benim artık üzerinde durmadığım, konuşulacak ne varsa konuşulduğu, kararların verildiği ve tüm bunlardan sonra üstüne bir bardak soğuk su içtiğim bir kavram.
Ailem, hayattaki en büyük hediyem... Çıkar ve böbürlenmeye dayalı akrabalık ilişkileri, yeşertilmeye çalışılan eski dostluklar ve lise arkadaşlıkları… hepsi mazide kaldı. Eskiye dönüp baktığımda resimlerdeki samimiyetsizliği bile görebiliyorum.Genç yaşta evini ve arabasını almış; ama insani meziyetlerden; kültür, politika, sanat…, uzak kalmış ve sırf dünyevi çıkar ilişkileri için benimle bağlantı kuran insanlar var ki bu kişiler belki de bu dünyanın bir etme bulma dünyası olduğunun en büyük tanıkları. Tesadüfi bir bağlantı, çıra gibi kolayca alevlendi, kağıt gibi birden sönüverdi; heyecanla konuştuk önce, iletişime geçtik, kopmamamız gerektiği, bunun mümkün olmadığı söylendi…ama teorikte söylenen hiçbir şey pratiğe dökülmedi, böbürlenildi, havalar atıldı ve iletişim kesildi. İşin komik yanı bunların hepsini kendi yazdı, kendi istedi ama garibim yetenek yok işte sahneye koyamadı ama bir bilse ki bu bir hayat oyunu, oynamayı bilmeyeni kukla gibi oynatırlar; önceleri kaz gibi uçar, zamanı gelince de tavuk gibi düşersin. Ondan dolayı artık bu tip gereksiz ilişkiler üzerinde ne ben ne de ailem duruyor; çünkü konuşulan konuşuldu, kararlar verildi ve tek bir kelime söylendi, yazık…

Kişiliksiz ilişkilerden bahsetmek istiyorum biraz. Bana göre kişiliksiz bir ilişki, insanın sadece sisteme ayak uydurma amacıyla yaşamış olduğu ilişki türü. Amacı sadece içinde yaşadığı fraksiyonun gereğini yerine getirmek olan, samimiyetten uzak, partnerlerin ilişki içinde sadece bedenen var olduğu ve kendi hissiyatlarını, kendi benliklerini ilişkiye katmamış olan ilişki şekli. Çok örneği var çevremde. Öğle yemeğini bedavaya getirtmek için bedenini pazarlayan kişiler, tatil maksadıyla sevgili edinenler, okul parasını çıkarmak için kendini yaşlı adamlara pazarlayanlar ve üstüne üstlük birde kollarına bu insanları takıp sevgilim diye dolaşanlar var. Hayat bu kadar ucuz ve basit olmamalı, yaşamanın bir amacı ve zorlukları var; hayatı bu kadar basite indirgeyip yaşamak bence alçaklıkrır. Ben sadece yazık diyorum…

Son olarak çıkarcı çevreden bahsetmek istiyorum. Her yere gelen, cebinden 1 lirayı bile zar zor çıkaran, aldığı bir ekmeğin her fırsatta lafını eden, yaptığı iyiliği(!) yıllarca kafana kakan ve insanları bezdiren tiplerden… bu kişilere soruyorum; yaptıklarınızdan memnun musunuz? Yani aklınız sıra insanları enayi yerine koyuyorsunuz ve zannediyorsunuz ki bu kişilerin sizin yaptıklarınızdan haberi yok? Aslında o kadar küçülüyorsunuz ki gözümüzde tahmin edemezsiniz. Bizler sadece üç kuruşluk adam diyor ve geçiyoruz. 1 lira kazanıyorsun ama neler kadar kaybettiğinin farkında bile değilsin. Yazık...

09 Ağustos 2007 Perşembe

WHAT WE KNOW ABOUT THE EFFECTS OF GLOBAL WARMING?



Bill Chamedies, chief scientist for advocacy group Environmental Defense and former proffesor of atmospheric chemistry, says “Things are happening a lot faster than anyone predicted (Bjerklie, 2006, p.6).” Global warming is the most important issue in the world; no one can exactly do something about it. If we look at the effects of global warming, we can see that they are very dangerous for human being, so everybody should have an insight about the effects of global warming. There are many effects of it; but especially; climate change, distruption of the biological world and burning forests are three main effects of global warming.
To begin with, warming of the earth surface and atmosphere causes climate change and fossil fuels; such as gasoline, coal etc. are the main issues for climate change, because fossil fuels release more CO2 to the atmosphere. Greenpeace points out that because of CO2 and other gases, there can be a greenhouse effect, trapping the heat from sun, the more CO2 atmosphere includes, the more heat is trapped and so world’s climate grows warmer. (Climate change, 2006). That is, climate change occurs. ARIC says “…we conclude that a doubling of CO2 in the atmosphere will force 1°C warming. (Climate Change, 2001)” Moreover, the amount of CO2 in the atmosphere will be more than pre-industrial level so we can see that human activities cause the climate change. ARIC (2006) claims that because of human activities, the greenhouse gases are being released to the athmosphere. In addition, Greenpeace claims that from 1860 to 2000’s, world’s temparature has increased 0.5°C. There is the best proof that this is as a result of human-caused climate change.
Secondly, global warming is disrupting the biological world that many species are likely to become extinct. If oceans are warmer, the colder continents will be warmer and the weather of the continents will change. Because of these, the biological world encounter a change. If some species of the biological world do not get used to the change, they will become extinct. For example, many species of butterflies won’t survive because of global warming. “ Researches have shown that two-third species of butterflies had changed their way. (Donellan, 2001, p.13).” In addition, Bjerklie (2006) reported that 5473 species of frogs that have already discovered are in serious difficulty and Donellan (2001) claims that 110 species have already became extinct. We know that even if only one of the species of biological world becomes extinct, the natural equilibrium will encounter damages so there may not be any equilibrium in the nature.
Finally, burning forests decrease oxygen level and increase drought. For example, plants take in CO2 and increase oxygen level and also plants decrease drought, because plants are the reason for raining. Donellan (2001) says that if forests burn, there will be less carbon absorbation so the soil dries out. If soil dries out, we will encounter hunger, because there will be no agricultural activity due to the drought. In addition, by burning forests, the biological world become extinct too. Animals cannot find a place for live in, so maybe we will encounter more animal attacks in the future.
To sum up, because of global warming; climate changes, the biological world is disrupted and forests are burning. In order to prevent the effects of global warming, we should be more responsible citizens. As everybody knows, Kyoto Treaty is very important for preventing the effects of global warming. We should be a supporter of it. In addition, we should use alternative energy, clear electricity, instead of others. BP (2006) introduce alternative energy as a new job that will use hydrogen, as well as wind, sun and naturel gas in order to bring cleaner, less carbon electricity. Because by using alternative energy, emissions will reduce in the process of producing. Schuur said that we should be hopeful about preventing the effects of global warming; because we are only at the beginning of the circle. We can stop the effects of it by controling emissions that would slow the melt of the permafrost. (Wilson, J, 2006).

References
BP. (2006). Alternativenergy, powered by BP. p1.
Cambridge: Educational Publishers.
Donellian, C.(Ed.).(2001). The global warming debate:Issues series (Vol.28).
Greenpeace (2001). The effects of Climate change. p1.
Kluger, J. (2006, April 3). The Tipping point. Time, pp. 30-38
Wilson, J. (June 16, 2006). Global Warming Threat ıs seen in Siberian Thaw, by Los Angeles Times. (newspaper article)

Görkem Akbulut
Izmir University of Economics
International Trade and Finance

31 Temmuz 2007 Salı

Eskidendi çok eskiden…

İnsanın hayatında öyle şarkılar vardır ki her dinlediğinde kişiyi rüzgarına katar alır götürür farklı diyarlara. Hani içtiğin sigarayı daha fazla hissedersin damarlarında, yudumladığın rakı su misali akıp gider, yediğin yemek düğümlenir boğazında…İşte Murathan Mungan’ın yazdığı ve Sezen’in sesiyle hayat verdiği “Eskidendi çok eskiden” adlı parça bende aynen böyle bir etki bırakıyor. Her dinlediğimde hayatımda iz bırakan kareler gözümün önüne geliyor ve tuhaf bir hüzün sarıyor bedenimi. Daha çok genç olmama rağmen geçmişe duyulan özlem biraz daha artıyor. Aslında bu kadar kendimi harap etmeme gerek yok ama ne yapalım hayat bu işte; dağlar kadar özlem, karınca kadar mutluluk, okyanuslar kadar göz yaşı…

Not: Ekşi sözlükte "Esterhazy" numuzlu yazar bu şarkıyı harika betimlemiş:) En kaba ve doğru tabiriyle insanın ağzına sıçan şarkı! düşündüm düşündüm daha edepli, usturuplu ne yazabilirim diye ama sanırım bu en doğrusu. Şiir olarak da insana koyan bir eserken Atilla Özdemiroğlu'nun üstün çabaları sonucu insanın gözünden yaşı daha şarkıyı ilk kez dinlerken getirmeyi başarmıştır.
Kaynak: sozluk.sourtimes.org

Hani erken inerdi karanlık
Hani yağmur yağardı inceden
Hani okuldan, işten dönerken
Işıklar yanardı evlerde
Hani ay herkese gülümserken
Mevsimler kimseyi dinlemezken
Hani çocuklar gibi zaman nedir bilmezken

Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Hani çerçeveler boş
Hani körkütük sarhoş gençliğimizden
Hani şarkılar bizi hanüz bu kadar incitmezken
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden

Şimdi ay usul, yıldızlar eski
Hatıralar gökyüzü gibi
Gitmiyor üzerimizden
Geçen geçti
Geçen geçti
Hadi geceyi söndür kalbim
Şimdi uykusuzluk vakti
Gençlik de geceler gibi eskidendi

Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Hani çerçeveler boş
Hani körkütük sarhoş gençliğimizden
Hani şarkılar bizi hanüz bu kadar incitmezken
Eskidendi, eskidendi, çok eskiden

Hani herkes arkadaş
Hani oyunlar sürerken
Kimse bize ihanet etmemiş
Biz kimseyi aldatmamışken
Hani biz kimseye küsmemiş
Hani hiç kimse ölmemişken
Eskidendi, çok eskiden

Söz: Murathan Mungan
Beste: Atilla Özdemiroğlu

Düğün & Cenaze

Sezen Aksu 1997 yılında Goran Bregoviç ve korosu ile birlikte çalışarak “Düğün ve Cenaze” isimli bir albüm çıkarmıştı. Goran’ın korosunun ismi albümün ismiyle aynı, “Düğün ve Cenaze”. Goran’ın anlattığına göre koronun böyle bir isme sahip olmasının sebebi insanların artık birbirleriyle düğünler ve cenazeler dışında görüşmemesi imiş. Okuduğum her hikayede olduğu gibi bu hikayeden de kendime bir paye çıkardım. Günümüzde artık birbirimizden o kadar çok uzaklaşmaya başladık ki belki de artık hayatın acımasızlığını daha fazla hisseder olduk bu yalnızlıktan. Eskiden eş, dost, akraba sohbetleri ile bir araya gelir, bireysel sıkıntılarımızdan az da olsa ayrı kalırdık; ama artık sıkıntılarımızdan ayrı kalamıyoruz; çünkü birbirimizden o kadar çok kopmuşuz ki bireysel yaşam tarzı ve egoizm benliğimiz sarmış durumda. Akrabalık, komşuluk, dostluk, aşk yani egoizmi kaldımaya çalışan bütün kurumlar tüketilmiş ve sonuç olarak Leyla ile Mecnunlar, büyük dostluklar, aile yemekleri tarihe karışmış ve orada bir yerde hatırlanmayı bekliyor. Sade ve sadece düğünlerde ve cenazelerde bir araya geliyoruz ve nitekim özel günler olduğu için telaşeden birbirimize yeteri miktarda zaman ayıramıyoruz ki bunun en büyük örneği bende saklıdır ailem en son kuzenimin düğününde ve halamın ölümünde bir araya geldi ve hatırlarda kalan bir avuç mutluluk ve birkaç damla gözyaşı…Yani Sevgili Goran aslında neler değinmiş ama biz farkına varamamışız.Eskisi gibi olabilir miyiz? Sanmıyorum, nitekim Murathan Mungan bütün bu olup bitenleri üç kelime ile ne de güzel özetlemiş: Eskidendi çok eskiden…

17 Temmuz 2007 Salı

Seviyor...Sevmiyor...

Gezmeyi,Gülmeyi,Sabahlamayı,Çalışmayı,Okumayı,Öğrenmeyi,Sevmeyi,Aşıkolmayı,Platonik takılmayı,Seyehatetmeyi,Ankarayı,Gümüşhacıköyü,Yalıkavak'ı,Antikkentleri,Doğa yürüyüşlerini,Çiçekleri,Kedileri,Ormanları,Koyları,Datçayı,Yatturlarını,Araba sürmeyi,Motosiklet ile hız yapmayı,Migros'a gitmeyi,Çeşmealtını,Hürriyet gazetesini,Alışveriş yapmayı,Yemek yapmayı,Türk filmlerini,Street Fighter'ı,Age of Empires 2'yi,Yasinle Counter atmayı,Mecekle kavga etmeyi,Yasin'in memelerini,İlker'in mallığını,Saygın'ın gülüşünü,Togay'ın kriterlerini,Şusti'nin gözlüğünü,Yeşilli Özge'nin anneliğini,Merhum Sırnaşık'ın esnemesini,Anneannemin dolmasını,Dedemin bilgeliğini,Yengemin muhabbetini,Suna hocamın insanlığını,Elmas hocamın kalbini,Birsen hocanın İzmirli olmasını,Mualla hocanın disiplinini,Felsefe Hocamı,Numan Alperin İzmire gelmesini,Annemin anneliğini,babamın babalığını,Lauren'in gülüşünü,Erbil'in farkında olmadığı ve kullanamadığı zekasını,Zeynep'in yavrularını,Ağaçtan mandalina koparmayı,Komşunun bahçesine dalmayı,Timberland giymeyi,Denize karşı sigara içmeyi,Umur'a kanat yapmayı,Özgürle tartışmayı,Mümünün yemeklerini,Oytunun deliliğini,Drama grubunu,Kafkas Tebeşir Dairesini,Elifcanın çakma ciks taklidini,Yasinle hacı'nın yerine gitmeyi,Halil'in yalanlarını,Telefon şakalarını,KocaKafalar'ı,Makineyi,Beyaz Show'u,Belgeselleri,Efes'i,Tuborg mexican'ı,Çay içmeyi,Türk kahvesini,Fala bakmayı,Antep fıstığını,Cevizi,Karpuz-Beyaz peynir-Rakı üçlüsünü,Anneannemin şarabını,Mantıyı,Bodrum dönercilerini,Çingeneleri,Serbest takılmayı,Maviyi,Düzensizliği,Felsefeyi,Matematiği,Düşünmeyi,Yazı yazmayı,Hayal kurmayı,Kordonu,Annemi,Babamı,Anneannemi,Dedemi,Abimi,Burçini,Yengemi,Semahat yengemi,Yasini,Meceği,Yeşilli Özgeyi,Togayı,Ersini,Aaronu,Şustiyi,İlkeri,Umuru,Numan Alperi,Filozofu,Avniyi,Elifcanı,Mustafa hocayı,Bahar hocayı,Suna Şafakı,Elmas Baştürkü,Birsen Aycanı,Mualla Aytekini,Brecth'i,Aklıma gelemeyen sevdiklerimi,Barış Mançoyu,Cem babayı,Esengülü,Sezeni,ATATÜRKÜ ve Kendini...
SEVİYOR....
Cam kırıklarını,Pisliği,Yalanı,Laf sokmayı,Havalı insanları,Mezarcıları,Müzevircileri,Ciksleri,Göt yalayanları,Yaltakçıları,Fırsatçıları,Abazan gençliği,Torpillileri,Baba parası ile hava atanları,Aptal taklidi yapıp şirin görünmeye çalışanları,Tarikatçıları,Sömürücüleri,Aptalları,Ekonomi gençliğini,Management ve Ekonomi derslerini,7-17 yaş grubunu,Yalıkavak dolmuşçularını,Konyalıları,Sivaslıları,Kayserilileri,Çankırılıları,Manisalıları,Aydınlıları,Akrabaları,
Boğaz ve Karın ağrısını,Sela verilmesini,Mezarlıkları,Dincileri,Din sömürücülerini,Tarikatları,İnşaat Şirketlerini,Kundakçıları,Hırsızları,Kapkaççıları,Dolandırıcıları,İstanbul Sosyetesini,Meraklı komşuları,Siyasal 90'ı,Menekşe apartmanını,Çinçini,Kendisini akllı zannedip bizi aptal zannedenleri,Aşırı sıcağı,Telefonla konuşmayı,Hömelenleri,Aşırı delikanlıları,Gururluları,Aşırıcıları,Kapalı toplumları,İlkerin artistliğini,Yasinin tembelliğini,Meceğin protein merakını,Annemin gereksiz sinirlerini,Babamın akşam yemeğini,Dayımın kadayıfa "Gadeyif", şöföre "şoför"demesi,Erbilin artistliğini,Pitbull ve süs köpeklerini,Sibel Canı,Petek Dinçözü,Hülya Avşarı,Mankenleri,Ajdarı,Magazin programlarını,Gündüz kuşağı kadın programlarını,Yarışma programlarını,Fesatçıları,Ayyaşları,Töreyi,Töre cinayetlerini,Ukelaları,Adam kaçıranları,Rüşvetçileri,Değnekçileri,Zabıtaları,Farabinin hastalıklarını,Bilgisayara format atmayı,Esnemeyi,Uyumayı,Kıymalı pırasayı,Dayımın tatlı tutkusunu,Kuzanlerin şımarıklıklarını,Selam vermeyenleri,Adam yerine koymayanları,Hepimizin eşit olduğunu unutanları,Hepimizin tanrının yeryüzünde bir elçisi olduğumuzu unutanları,Gereksiz havalıları,Ciddileri,Depresyonu,İlaçları,Hastaneleri,Kalabalığı,Otobüs beklemeyi,Laikliğe karşı olanları,Küsmeyi,Genç partiyi,Bölücüleri,Balık çiftliklerini,Üst toplumu,Varyemezleri,Onuru,Pelini,Bilgeyi,Semihi,Sercanı,Sühayı,Denizi,Tolga abiyi,Akrabalarımı,Serdarı,Süheyli,Gamzeyi,Pınarı,Çağrıyı,Ferhatı,Akını,Ebruyu,Fatihi,Nihanı,
Ezgiyi,Özgeyi,Merveyi,İstiklali,Hüseyini,Meteyi,Burakı,Aliyi,Yahayayı,Ozanı,akla gelmeyenleri ve söylemek istemediklerini...
SEVMİYOR...

11 Temmuz 2007 Çarşamba

Sezen Aksu TSM konseri


Sezen Aksu İzmir Fuar Açıkhava tiyatrosunda İzmir Klasik Türk Müziği korsuna konuk sanatçı olarak katılarak mini bir konser verdi.Sezeni defalarca sahnede izlememe rağmen,bu konserde farklı bir heyecan hissettim içimde;çünkü Sezen'i ilk defa Türk Sanat Müziği söylerken izleyecektim.Tek kelimeyle müthiş bir geceydi.Seslendirdiği eserler:


  • Gelsen bize akşam vakti mehtabı görürsün
  • Yıldızların altında ibadet ne güzel
  • Koparan sinemi ağyar elidir
  • Meftunum oldum
  • Muntazır teşrifine hazır kayık
  • Karşıyakada izmirin gülü
  • Canım benim gülüm benim

Gerçekten çok eğlendik.www.sezenaksu.biz forumdan bir kaç arkadaş ile tanıştım.Sezeni gerçekten seven ve anlayan kişilerle konseri izlemek de ayrı bir zevkti.Sezen gene yaptığı espirilerle ortalığı kırdı geçirdi ve "İzmir bana göre Türkiye'nin başkentidir" dedi ve peşine hep bir ağızdan 10.yıl marşını söyleyerek evlerimize döndük.








Anneme ve Babama

21 yaşıma geldim,çok isyan ettim sizlere,çok üzdüm bunu da biliyorum ama inanın hiç birini isteyerek yapmadım.Büyümeme verin desem beni affedebilir misiniz?Hergün sizlere sahip olduğumdan dolayı kendimi dünyanın en şanslı insanı görüyorum ve tanrıya şükrediyorum;ama özellikle son zamanlarda yaşanan olaylar ışığında kıymetinizi bir kez daha anlamış oldum.Geriye gidip baktığımda olmamış olmayan ve olmayacak aile ilişkilerimize çok kafayı takmış olduğumu ve sizleri unuttuğumu gördüm.Ailemizden fertlerin ayrılması ile de yalnızca siz kaldınız hayatımda.Siz;annem ve babam,benim en kıymetli varlıklarım.Sizler yanımdasınız,tanrıya sonsuz şükürler olsun.Bugüne kadar yaptığım hatalarım için de Sezen den "küçüğüm" adlı şarkının sözleriyle sizden özür diliyorum.Sizleri çok seviyorum.
Oğlunuz Görkem.

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi
Özel önemli zannetmem
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün saçmalamamYenilmem bu yüzden
Bu yüzden kendime
Hala güvensizliğim
Ne kadar az yol almışım
Ne kadar azYolun başındaymışım meğer
Elimde yalandan
Kocaman rengarenk geçici
Oyuncak zaferler
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün korkularım
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi
Korunmasızlığım
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük
İz bırakmak için didinmem
Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az
Yolun başındaymışım meğer
Elimde yalandan
Kocaman rengarenk geçici
Oyuncak zaferler
Küçüğüm daha çok küçüğüm
Not:Annem ve Babam ile ilgili bir sorunum yok yanlış anlamayın,sadece esinlendim o kadar:)

03 Temmuz 2007 Salı

Kıskançlık

Bence kıskançlık dünyadaki en garip duygudur.Tanımlayabilir misiniz kıskançlığı?Kaynağını,kökenini,türünü,etkisini...inceleyebilir misiniz?Aslında,kıskançlığı "başkasında olup da bende olmayan" ı isteme duygusu olarak ifade edebilirdik;ama şu günlerde artık bu ifadenin geçerliliğini kaybettiğini düşünüyorum.Kıskançlık bence artık özünden tamamen kopmuş ve sistemlerin kontrol ettiği mekanizmalar arasına katılmıştır.Sadece haset etmekle iş bitmemiş,insanların hayal dünyalarına iyice sızmış,dünyayı zehir etmiş,yaşama amacını elinden almıştır.Ben bunu bir nevi köleliğe benzetiyorum.Tüm yaşam insiyatifi elinden alınmış,sana ait bişeylerin olmadığı,organlarının sana küstüğü,kontrol mekanizmasının yok olduğu bir köleye...
Belki çok haksızlık ediyorum,belki de saçmalıyorum ama son zamanlarda insanları gözlediğimde bu sonucu görmem kaçınılmaz oluyor.Eski zamanlara baktığımızda kıskançlık insanlar için bir nebze de olsa motivasyondu.Sahip olmadığı bir şey uğruna savaşmak zorunda olduğunun bilincindeydi insan;yani maymun iştahlılık yoktu insanlarda;fakat şimdi böyle değil.Maymun iştahlılık,ben arzusu(egolara karşı çıkamama) ... kısacası kıskançlık insanlar arasında yayılan yeni bir trend oldu çıktı.Neden yazdım bu yazıyı;çünkü bugün bir dostumu sahip olduğu ailevi ilişkilerden dolayı kıskandım;ama ne bileyim belki size garip gelebilir ama ben biraz farklı kıskandım onu.Eski zamanlardaki gibi...Tabiki de eksik kalan duyguları tamamlamak için ne gibi bir eylem sergilersin orası tartışılır ama bana güç veren,bende kuşku uyandıran bir imge bıraktı,kıskançlık.Bu imgeyi gerçeğe dönüştürdüğüm zaman bana bu duyguları tatmak için kapılar açılacağına inanıyorum,her ne kadar hiç bir şey eskisi gibi olmayacak olsa da...

11 Haziran 2007 Pazartesi

Güle Güle...

Alper-Fatih ve Anıl
Eyvallah geldiğiniz için
Seneye inşallah benim eve...
Hoşçakalın.

15 Mayıs 2007 Salı

SEZEN AKSU-ORAY EĞİN


Dün Showtv kanalında yayınlanan Şarkı Söylemek Lazım programına Sezen Aksu telefon ederek katıldı.Onno Tunç'un anısına saygısından dolayı böyle seviyesiz bir programa katılmak zorunda kaldığını düşünüyorum;yoksa Sezen asla katılmazdı.Oray Eğin adındaki şahıs Sezen Aksu gibi Türkiye'ye mal olmuş bir sanatçıya sataşarak bence egosunu tatmin etmekten başka hiç bir şey yapmadı ve Sezen de ona onu orda saymayarak yaptığı konuşma bu tartışmaya son noktayı koydu.Sezen her konserinde bizlerle olan ilişkisinin sıradan bir dinleyici-sanatçı ilişkisi gibi değil;daha öte bir dostluğa dayandığını söyler ki benim ve bir çok kişinin Sezen Aksu'ya Sezen diye ismiyle hitap etmesi bunun en büyük kanıtıdır.32 yıldır bu camianın içinde olan,bizlere kendini kabul ettirmiş,bizlere aşkı tattırmış,hayatı anlamlı kıldırmış,bizlere hayatın kendisi gibi konserler vermiş ve bizlereden biri olmuş bir kişiyi Oray Eğin adındaki bu şahsın ona saygısını sunmaktan çok sataşması zaten düşük olan seviyesini biraz daha düşürmesinden başka bir işe yaramadı;zaten Sezen de onu kaile almadı ki Orayı kaile almamak ona verilebilecek en büyük cevaptı,şimdi Oray kullansın bakalım o meşhur "CEVAP HAKKINI" da görelim.

04 Mayıs 2007 Cuma

Hala Akıllanamadık!

Yıllardır insanların en hassas kutsalı olan din duyguları sömürülüp dururlur ve bizim insanımız nedense hala dini siyasete alet eden politikacılara oy verir.Bunu anlayabilmiş değilim.Hani cahil kesim bunu yapabilir,peki ya diğer insanlar?Neden bizim insanımız hala bu provakatörleri iktidara getirir?Çünkü bizim insanımız henüz dinin tanrı ile kul arasında bir ilişki olduğunu kavrayamamıştır.Anlaşılması bu kadar basit olan bir konuyu bu kadar dolambaçlı hale getiren gene insanlardır.Halbuki biraz düşünseler,günceli takip etseler,seçecekleri parti üyelerinin geçmişlerini bir araştırsalar gerçeği göreceklerdir;ama bizim insanımız bunaları da yapmaktan aciz olduğu için körü körüne inanmak tan başka bir çıkar yol göremez kendine.Koyun uyumu misali bir görüşü temelinde ne yattığını bilmeden benimser. Bu kişilerin devleti yönetmek için seçtikleri dini kendine araç edinmiş insanlar acaba bu kadar bağlı mı dine diye de hiç düşünmemiştir.Sadece sembolik olarak hanımlarının başına taktığı türbandan dolayı zannederiz ki abdestli,namazlı,5 vakit namazını kılan müslümandır bu kişiler;fakat bazı aydınlar bugüne kadar başa geçen bu kişilerin neler yaptığını ne söylediklerini,gerçek amaçlarının ne olduğunu kanıtlayınca bizim insanımızda hemen bir hayal kırıklığı oluşur ama bu sefer de "bu adam abdestli namazlı yahu,yapmaz öyle şeyler" der ve koyun uyumuna devam eder.Adam başka bir ülkeye uşaklık yapar bizimkiler "ne de misafirperver" der,ülkenin kaynakları başka ülkelere peşkeş çekilir bizimkilerin haberi olmaz,doğuda şehitlerin sayısı gün be gün artar bizimkiler "vatan koruyor tabii ki de canını verecek" der;ama kendi oğlunu şehit verebileceğini ve evlat acısı çekebileceğini düşünemez;çünkü düşünecek kapasiteye sahip değildir kendisi.Fazla söze ne hacet,Allah sizlere akıl fikir ihsan eylesin,amin!

DÜZEN ARAYIŞLARI(!)

Uzun zamandır düzen arayışı içerisindeyim.Düzen arayışı derken de felsefi bakımdan hiç bir şey düşünmeyin;çünkü sorun felsefik değil.Sorun biraysel ve psikolojik.Hep düzenli bir hayatı hayal ederim.Belli saatte yatmak,belli saatte kalkmak,işlerinin planlı olması vs.Henüz öğrenci olmama rağmen bu kadar düzen arayışı fazla mı bilmiyorum;fakat şu da var ki öğrenmek için hiçbir çaba da sarfetmiyorum.Yani şöyle bir hafta da düzenli yaşamış değilim.ne yapcam bilmiyorum,biri bana akıl versin!

02 Mayıs 2007 Çarşamba

İYİ NİYET APTALLIK DEMEK DEĞİLDİR!

Sezen bi konserinde "gidemem"i söylemeden önce seyircilere ufak bi gönderme yapar:
"Bu şarkı karşısındaki insanda bir kusur bulduğunda kendisindekini de keşfedenlere,aslında ondan hiçbir farkı olmadığını hissedenlere;bu yüzden hiçbir insanın kalbinin hiçbir şey için kırılmaması gerektiğine inananlara,zaten sonsuz ayrılığın olduğu bir dünyada hiçbir şey için kimseye küsmeye değmeyeceine bütün kalbiyle inanalara,kısacası bütün yapışkanlara gelsin"
Farklı değiliz.Bedenlerimiz aynı,ruhumuz aynı farklı olan özelliğimiz sadece karakterimiz.Her ne kadar bir insan zalim olsada,hırsız,katil,cani olsa da hepimiz eninde sonunda ortak bir noktada buluşuruz;çünkü herkesin ne kadar kendi "kutsal"ı olsada insanlığında da bir "kutsal"ı vardır.
Yalnız,yozlaşan ve kutsallarını yavaş yavaş kaybeden insanoğlu iyi niyeti artık aptallık olarak görmeye başladı.Bundan dolayıdır ki iyi niyetlerimiz hep suistimal ediliyor,kişiler enayi koltuğuna oturtuluyor ve hatta aptal kefesine konuyor.Neden?çünkü iyi niyetliliği,yufka yürekliliği,paylaşımı kapitalist düzen reddediyor.Bu anamalcı dünyadaki hırslar,ihtiraslar sömürüyor bizleri.Her geçen gün insalığı biraz daha geriye götürüyor.(belki de teknolojinin gelişimi ile insanlığın gelişimi ters orantılıdır diyebiliriz)
aramızda iyi niyetliler varsa da artık onlarda bu güzel özelliklerini yitiriyorlar;çünkü toplum çıkıntıları hep yadırgıyor.Şu nu da ekleyim,iyi niyetli insanlar sevgisi bol olan insandır.Bu dünyanın en güçlü duygusuna sahip olan insanlarda hayatı doya doya yaşayanlardır bundan ötürü iyi niyetlilere karşı tutumuzu değiştirsek sanırım iyi olur;çünkü yaşamayı bilmek aptallık değil,bilgeliktir!

28 Nisan 2007 Cumartesi

Sezen üzerine...

Ben neden Sezen'i bu kadar çok seviyorum?Neden benim için bu kadar kıymetli?Neden Sezensiz bir günüm geçmez?Bazı zamanlar arkadaşlarımı Sezen den bezdirsem de kendime göre haklı sebeplerim var.Bunları ileriki zamanlarda sizlere açıklayacağım.Zor bir yazı olacak;bundan dolayı bu yazıyı yazmadan önce biraz düşünmek için kendime zaman ayırdım;çünkü onu anlatmak hiç kolay değil.

L'al

bir bulut olsam,
yüklenip yağsam
dökülsem damla damla toprağıma
bir deli nehir, bir asi rüzgar
olup kavuşsam uzum bağlarına
bir ciğ tanesi,
bülbülün çilesi
annemin sesiyle güne uyansam
radyoda yanık
içli bir keman
ağlasa nihavend acemaşiran

bir turna olsam, yollara vursam
uçabilsem kendi semalarıma
bir seher vakti sılaya varsam
selam versem ah sıradağlarına
komşunun kızı çoban yıldızı
yaz bahçeleri yeşil mor kırmızı
ah şişede l'al hem de ay hilal
bir daha da görmedim böyle yazı

Sezenimin müthiş sözleri,Fahir Atakoğlunun olağanüstü bestesi ve Sertab Erener'in eşsiz yorumu ile hayat bulmuş olan L'al...Benim hayatımda her dinlediğimde kanımı donduran şarkılardan...
Aslında zaman zaman dinlediğimiz her şarkı bizde bir etki bırakır;ama ben ailemden ayrı yaşamaya başladığım 2002 senesinden bu zamana kadar yaptığım yolculuklarda hep başucu şarkısı olarak gördüm L'al i,bundan dolayı içimde özel bir yere sahiptir.Hatırlıyorum da ailemin yanından Ankaraya dönerken L'al i dinleyip dinleyip ağlardım;çünkü içinde öyle bir söz varki benim içimden bir şeyler koparan,beni alıp uzak diyarlara götüren...
"annemin sesiyle güne uyansam"
O kadar özlerdim ki annemi bu şarkıyı ne zaman dinlersem,hep annem aklıma gelir ağlardım.
Bundan dolayı Sezenime,Fahir Atakoğlu'na ve Sertab Erener'e teşekkürlerimi bir borç bilirim.
SABAHLAMAK...
Sabahlamak-özellikle bir öğrenci için-hiç de yabancı olmadığımız kavram.Aslında benim için ise bir rahatlama sürecidir sabahlamak;çünkü sabahlarken sadece kendimle ilgili konularla uğraşırım asla ders çalışmam,bu da bana büyük bir zevk verir.Loş bir ortamda yazı yazarak,düşünerek,Sezen dinleyerek,çayımı yudumlayarak geceyi geçiririm.Hoşlandığım işlerle uğraştığımdan dolayı bir bakımdan sabahlamak benim için bir meditasyon gibidir.Kendimle ilgili bilmediğim özellikleri keşfetmek,ruhun derinliklerine dalmak ve hayal kurmak için en uygun zamanı sabahlarken bulurum;bundan dolayı uyandığımda kendimi daha dinlenmiş olarak hissederim.

22 Nisan 2007 Pazar

YALNIZLIK ÜZERİNE

Yalnızlık nedir? Bir insanın hiç arkadaş çevresinin ve flörtünün olmaması,ailesiyle mesafeli olması,sosyal bir gruba dahil olmaması…Bunlar mı?Yani ikili ilişkiler ile aile ilişkilerindeki pürüzler mi?;fakat bu pürüzlerin hiçbiri yalnızlığın kaynağı olamaz;çünkü yalnızlık çevresel kaynaklı bir durum değildir,bireyseldir. Bireyin ruhu ile aklı ne kadar çatışırsa o kadar yalnızlık çöker üzerine;çünkü asıl insanı insan yapan melekeler seni yalnız bırakmıştır o zaman.İnsan kendi içinde tutarsız olduktan sonra çevreye ne kadar uyum sağlayabilirki?İşte yalnızlığın temel tanımı bu,kişinin ruhu ile aklının uyum içinde olmaması durumu.
İnsan bir eyleme geçmeden önce aklıyla o eylemi gerçekleştirip gerçekleştirmeyeceğine karar verir,ruhuyla da eylemin niteliğine göre harekete geçer;fakat eğer aklın X eylemine karar verip de,ruhun Y’ ye yönelirse iş kötü.Bunu şöyle açıklayalım,genellikle sokakta yürürken kendimizle konuşuruz ve ne konuştuğumuzun farkına varamayız sanki bir çeşit transın içindeyiz.İşte bu durumda akıl il ruh çatışır.Birinin onayladığını diğeri onaylamaz.Şimdi diyeceksiniz ne var bunda herkeste ara sıra olur neden “yalnızlık” diyorsunuz ki?Eğer siz her gün yolda yürürken sürekli kendinizle konuşuyorsanız ki bu aklınız ile ruhunuzun sürekli çatıştığının göstergesidir,sizde bu çatışmadan haliyle rahatsız olduğunuzdan benliğinizi yavaş yavaş,belki fark ederek belki fark etmeyerek,bedeninizden uzaklaştırıp bir hayal dünyası içerisinde yaşamaya başlarsınız.İşte yalnızlık bu hayal dünyasıyla birlikte sizi sarmaya başlar.Sinsice yaklaşır önce,arkadaş gibi tanıtır kendini,niyetini sonra anlarsın,onun niyeti hayatı sana zehir etmektir.Seni tüm insani faaliyetlerden yavaş yavaş soğutur ve yeni tanıştığın o hayal dünyasına seni muhtaç duruma düşürür,işte o zaman seni tam olarak ağına düşürür;çünkü hem bedeninden hemde dış dünyadan bilhaber olursun.İyi niyetle kurduğun o hayal dünyası bir anda kabusa döner ve içinden çıkılmaz bir hal alır.
İnsan yalnızlık rüzgarına kapıldığı zaman kendine sığınacak bir kapı bulamaz ,sürekli kendisinin bile ne olduğunu bilmediği eksikliklerden yakınır;ömrü bu eksiklikleri aramakla geçer ve eksikliklerini tamamlayacak uygun maddeyi,düşünceyi yada kişiyi bulamaz;çünkü bedenine çoktan veda etmiştir.Ayrıca,bu rüzgara kapılan kişi çevresinden farklı olduğunu düşünür bundan dolayı cinsel tercihleri hemcinslerine göre farklı olabilir.
İşte bu durumda insan çok zor duruma düşer,çevre ile de ilgisi iyice kesilir,ailesiyle de,kendi kabuğuna çekilir ve hayatı sadece sorgulamakla,homurdanmakla,düşünmekle,huzursuzlukla,iç çekişmelerle ve cinsel bir kimlik arayışıyla geçer.Bu tip bir durumda insanın doğruyu bulması zor bir durumdur;çünkü bedeni saran huzursuzluk insanı çileden çıkarır,kişi başına sürekli beklenmedik işler açar ve kendini zor duruma sokar ve sürekli girdiği girdaplardan çıkmak için verdiği savaşlardan yorgun düşer.Sonuçta yorgunluktan girdiği o hayal dünyasının duvarlarını yıkamaz.
İşte yalnızlık bu,yani hiç arkadaşım yok,sevgilim yok diye kuruntu yaparak insanların huzurlarını bozmasına gerek yok;çünkü biliniz ki huzurunuz yerindeyse yalnız değilsiniz…(Katkılarından dolayı S.’ye saygılarımla…)

YAZMAK

Yazmak,bir amaca hizmet eden araçlar bütünü;bilgi birikimi,deneyim,sabır ve özveri isteyen süreçler toplamı,hayatı anlamlı kılma vizyonu ile yola çıkan ve ürününün belirli edebi kimliğe sahip olduğu bir eylemdir.Yazmak aslında bir üretimdir ve tanımda bahsettiğim ölçüde yazılmış her yazı bence ‘yazmak’ eyleminden doğan bir üründür.Bu öyle bir üründür ki hemen hemen her türü yazarında bir renk almıştır kendine,yazarın suyuyla yıkanmış,onun düşünce biçimine göre şekillenmiştir.Aslında temeli objektifliğe dayanan bir yazı bile anafikri aynı olsa da;farklı yazarlardan farklı şekilde icra edilir.Bundan dolayı ‘yazmak’ edimine sübjektif süreçler ve ürünler bütünü de diyebiliriz.

Yazmak;öncelikle insanın kendini tanıması için bir araç,hayatı tanıması için amaçtır;çünkü hayatı oluşturan süreçlerin her aşaması insanın kendini tanımasıyla aşılır. Kişioğlu hergün yeni şeyler öğrenir ama öğrendiği şeylerin farkına varamaz ne zaman ki eline kağıt kalem alır;o zaman öğrendiği bilgileri kullanmaya başlar ve yazdıkça da birikimleri teker teker ortaya çıkar;yani yazmak edimi öğrenilen bilgilerin ortaya çıkmasında da bir araçtır.Araçların hepsi bir süreç sonundaki amaca hizmet ettiğine göre belki de araç-amaç etkileşimini en iyi açıklayan kavramdır ‘yazmak’.

‘Yazmak’ edimi uzunca da bir süreç gerektirir;çünkü yazar bir konu hakkında yazmadan önce bilgi sahibi olmak için araştırma yapar, eski bilgi ve deneyimlerini yoklar ve bunları harmanlayarak genel bir yargıya varır.Geçen bu süreç içinde yazarın sağlıklı olarak bir yargı ortaya çıkarabilmesi için sabırlı ve özverili olması da gerekir;çünkü ‘yazmak’ zor bir edimdir alelacele ve emek sarfetmeyerek bir ürün ortaya çıkmaz ; yani bugüne kadar hiç kitap,gazete,dergi vs. okumamış,bilgi birikimine sahip olmayan kişiden edebi bir metin yazmasını beklemek yanlış olur, bu kişi ancak bir şeyler karalayabilir ve hangi limandan çıkıp hangisine gideceğini bilmeden arada gider gelir.

‘Yazmak’ ediminin ürünleri edebi bir kimliğe sahip yazılardır ;makale,fıkra,deneme,öykü…gibi hayatın içinden kopup gelen ve hayatı farklı renkler ile betimleyen yazılar…farklı renklerle dokunmuş,değişik tatlar içeren,hayatı anlamlı kılan,olaylara ışık tutan,düşündüren,eğlendiren,güldüren,ağlatan…yani kısacası hayatın kendisi gibi yazılar;çünkü insanlar edebi bir metini okuduğu zaman gerçek hayatla tutarlı olmasını ister,okuduğu eserde hayatı görmek kahramanlarıyla kendini özdeşleştirmek ister.İster makale ister öykü olsun,sonuçta insan için yazılmış olması ve insanlığa hizmet etmesi sanırım bir yazının en önemli vizyonu olmalıdır.

Sonuç olarak,’yazmak’ edimi ve ortaya çıkan ürünü sanıldığı kadar kolay bir iş değildir.İsteyen herkes eline kağıt-kalem alıp yazabilir yani sadece ‘yazmak’ edimini gerçekleştirmiş olur ama ortaya çıkan ürünün edebi bir metin olup olmadığı tartışılır;çünkü yazmak edimi ortaya çıkan ürünle birlikte anlam kazanır.Biz zaten bu edim sonucu edebi bir değer taşıyan ürün ortaya koyan kişilere ‘YAZAR’ demiyor muyuz?

21 Nisan 2007 Cumartesi

Yaşam Felsefem

Hiç rahat yok mu bana şu yalancı dünyada
Kimin ne hakkı var ki karışır hayatıma
Hesap soramaz bana kim çıkarsa karşıma
Kimin ne hakkı var ki karışır hayatıma

Hür doğdum hür yaşarım kime ne kime ne
Köle miyim sana ben sana ne sana ne
Zararım kendime kime ne kime ne
Sen bak kendi derdine sana ne sana ne

Bu kalp benim değil mi severim severim
Canım nasıl isterse gezer eğlenirim
Her günüm mutlu benim kim ne derse desin
Canım nasıl isterse gezer eğlenirim
Söz:Ülkü Aker